Asalet ve Unutmak Arasındaki Vefâ
Üzerimize vâcib olanın zikrinden sonra.
İnsân ruhunun haritası çıkarıldığında, ovaların, dağların ve uçurumların arasında göze çarpan en nadide ırmak hiç şüphesiz vefâdır. O, gürültülü nehirler gibi çağıldamaz; aksine yer altından süzülen, geçtiği toprağı sessizce bereketlendiren ve kaynağını kalbin en derin noktasından alan bir hayat suyudur.
Hikmet ehlinin “الوفاءُ خُلُقُ الكِرام Vefâ, asil insânların ahlâkıdır” diyerek ifâde ettiği bu haslet, basit bir hatırlama eyleminin çok ötesindedir. Vefâ, insânın zamanla, hatırayla ve etrafıyla kurduğu ilişkinin ahlâkî zeminidir. O, ruhun derinliklerinde sessizce kök salan, tohumunu sabırla büyüten ve meyvesini ancak zamanın çarkları döndükçe veren nadide bir fazilettir.
Günümüz dünyâsında, her şeyin hızla tüketildiği, ilişkilerin “kullan-at” mantığıyla şekillendiği bir çağda, vefâdan bahsetmek, unutulmuş bir lisândan şiirler okumak gibidir. Çünkü asâlet; çoğu zaman gürültülü iddialarda, büyük sözlerde ya da vitrinlerde değil; hatırlamakta, unutmamakta ve sadakatle sebât edebilmekte gizlidir. Bu yüzden vefâ, herkesin göğsünde kolayca taşıyabileceği sıradan bir nişan yahut geçici bir süs değildir. O, karakteri ağır, ruhu olgun, hamurunda asâlet mayası bulunan insânların omuzlarında durabilen kıymetli ve bir o kadar da ağır bir emânettir.
Asil bir ruh için kendisine uzanan bir iyilik eli, o anlık ihtiyacın giderilmesiyle hükmünü yitiren geçici bir işlem değildir. Aksine, o el, ömür boyu korunması gereken manevî bir mukavelenin başlangıcıdır. Çıkar ilişkilerinin gölgesinde büyüyen sahte yakınlıklar, menfaatin bittiği yerde güneş görmüş kar gibi erirken; vefâ üzerine binâ edilen ilişkiler, zamanın yıpratıcı etkisine karşı dirençlidir. Zaman değişse, yollar ayrılsa, hatta araya mesafeler ve yıllar girse bile vefânın yönü şaşmaz. Çünkü vefâlı kalbin pusulası, manyetik alanlardan değil, hakîkatin kendisinden etkilenir ve dâima “yapılan iyiliği” gösterir.
Bu yönüyle vefâ, insânın ahlâkını sessizce, kimseye hissettirmeden yoklayan çetin bir imtihandır. Hayat içinde insân, sürekli bir “unutuş” ile sınanır. Başarıya ulaştığında merdiveni tutanı unutmak, düze çıktığında yoldaşı bırakmak, karnı doyduğunda sofrayı devirmek, beşeriyetin hamurundaki nankörlük temayülüdür. İşte vefâ, tam da bu noktada devreye giren bir irâde beyânıdır. Kimileri bu imtihandan ruhu bile duymadan, fark edilmeden geçer ve insânlık onurunu korur; kimileri ise nefsinin veya konjonktürün cazibesine kapılarak daha ilk fırsatta yenilir.
Vefâ, geçmişi bir yük gibi sırtta taşımak değildir; geçmişe hakkını verebilmek, ona âdil davranabilmektir. “Geçmişe hakkını vermek” tabiri, yapılan iyiliği unutmamayı, verilen sözü şartlar ne olursa olsun yaşatmayı içerir. Varlıkta da yoklukta da kolaylıkta da zorlukta da aynı duruşu koruyabilmek, ancak vefâ sahibi ruhların harcıdır. Rüzgâr tersten estiğinde yön değiştirenler, aslında sadece başkalarına değil, kendi geçmişlerine de ihânet ederler. Zîrâ vefâsızlık, insânın kendi tarihini inkâr etmesidir.
İnsânın değerini belirleyen kıstaslar üzerine asırlardır pek çok söz söylenmiştir. Kimi zenginliği, kimi makamı, kimi ise zekâyı ölçü almıştır. Ancak hikmet, hükmünü kesin bir dille vermiştir:
“مَن لا وَفاءَ لَهُ لا قِيمَةَ لَه Vefâsı olmayanın değeri de yoktur.”
Bu söz, insânın kıymetini unvanlarla, banka hesaplarıyla, şatafatlı sözlerle ya da dış görünüşle değil; sadakatiyle tartan keskin ve şaşmaz bir terazidir.
Bu hükmün keskinliği, vefânın toplumsal ve bireysel hayattaki “bağlayıcı” etkisinden gelir. Vefânın olmadığı yerde ilişkiler köksüzleşir, sığlaşır ve nihâyetinde kurur. Menfaat temeli üzerine kurulan bağlar, rüzgârın yönüne göre savrulmaya mahkûmdur. Bir toplumda veya ikili ilişkide iyilikler unutulduğunda, verilen emekler hiçe sayıldığında, insânın iç ağırlığı da hafifler. İnsân, sadakati kadar ağırdır, vefâsı kadar yer kaplar bu âlemde. Vefâsızlık, bu sebeble yalnızca muhataba yapılan bir haksızlık veya nankörlük olarak görülemez; o, aynı zamanda fâilinin kendi değerini aşındırması, kendi manevî sermayesini tüketmesidir.
Vefânın terk ettiği bir kalb, çorak bir araziye benzer; orada ne dostluk yeşerir ne de güven boy verir. Vefânın kaybolduğu yerde sözler anlamını yitirir, yeminler havada asılı kalır, hatıralar sessizleşir ve bir zamanların o sıcak dostlukları, birer alacak-verecek hesâbının soğuk satırlarına dönüşür. Böyle bir dünyâda insân, ne kadar konuşursa konuşsun sözü tesirsizdir, içi boştur; ne kadar görünürse görünsün derinliğini kaybetmiştir, bir silüetten ibârettir. Çünkü gerçek değer; hatırlamakla, sadakat göstermekle, sözünü diri tutmakla ve unutmamakla var olur.
Vefâ kavramını sadece “başkalarına karşı yapılan bir jest” olarak okumak, onu eksik anlamaktır. Vefâ, aynı zamanda ve belki de daha önemlisi, insânın kendine, kendi ilkelerine ve kendi geçmişine karşı duyduğu saygıdır. “Dün”ünü unutanın, “bugün”ü sağlam temellere oturtması mümkün değildir. İnsânın kendisine vefâsı, nereden geldiğini, kimlerin omuzlarında yükseldiğini ve hangi değerler uğruna yola çıktığını unutmamasını gerektirir.
Modern zamanların en büyük trajedisi, hafızasızlaşmadır. Hız çağı, insânı sürekli “şimdi”ye hapsederken, geçmişle olan bağlarını koparmaya zorlar. Oysa vefâ, zamana karşı bir direniştir. O, “Eski diye bir şey yoktur, hatıra vardır ve hatıra canlıdır” diyebilmektir. Bir dostun yıllar önce söylediği bir teselli cümlesini, bir hocanın yanımızda duran gölgesini, zor günde uzatılan bir bardak suyu unutmamak, insânın kendi kimliğini muhafaza etme biçimidir.
Sonuç olarak vefâ, insanın hem başkalarına hem de kendine karşı verdiği sessiz ama güçlü bir sözdür. Bu söz, yazılı metinlere dökülmez, noterlerce tasdîk edilmez; o, vicdanın kağıdına kalbin mürekkebiyle yazılır. Asâlet, işte bu yazının silinmemesinde, vefâyla görünür hale gelmesinde saklıdır. İnsânın değeri, vefâ terazisinde tartılır. Ne kadar vefâlıysak, o kadar “insan”, o kadar “asil” ve o kadar “var”ızdır. Unutuşun karanlığına karşı, hatırlamanın ve sadakatin o titrek ama sönmeyen ışığıdır bizi biz yapan. Ve nihâyetinde, insân ancak vefâsı kadar insândır.
Ve ahîru da’vana enil hamdulillahi rabbil âlemin.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

