Hakîkatin ve Âlimlerin Korunması
Üzerimize vâcib olanın zikrinden sonra.
İlk insân ve ilk nebî Âdem aleyhisselâm’dan günümüze kadar beşeriyetin bıraktığı izler ve seyir, özünde medeniyetlerin ruh bulduğu yükselişler ile o ruhu kaybettikleri inhitat (çöküş) hikâyelerinin toplamıdır.
Sosyolojik birer organizma olan toplumların, hayatiyetlerini hangi cevherler üzerine inşâ ettikleri ve hangi içsel kırılmalarla zevâle uğradıkları, asırlardır hikmet arayıcılarının en önemli mes’elesi olmuştur. İslâm sisteminin berrak ufkunda toplumsal ıslâhın ve selâmetin kodları, nübüvvet pınarından süzülüp gelen ve zamanın tozuna mağlup olmayan kelâmlarla mühürlenmiştir. Bu mühürlerin en belirginlerinden biri, “Sır Kâtibi” vasfıyla maruf sahâbî Huzeyfe b. Yemân radîyallâhu anh’ın dilinden dökülen şu muazzam ikâzdır:
إِنَّكُم لن تزالوا بِخَير مَا عَرَفْتُمْ الْحق وَكَانَ الْعَالم فِيكُم غير مستخف بِهِ.
“Hakkı tanıdığınız ve içinizdeki âlim küçümsenmediği sürece hayır üzere kalmaya devam edersiniz.” [Hilyetü’l-Evliyâ]
Bu veciz beyân, bir toplumun varlık köklerini sımsıkı ayakta tutan iki devasa sütunu tasvir eder: Biri zihnî ve kalbî bir uyanış olan ma’rifetü’l-hak, diğeri ise bu hakîkatin yaşayan temsilcisi olan âlimin onurudur. Bir toplumun “hayır üzere” oluşu, yalnızca cebindeki altınla veya elindeki teknolojik kudretle ölçülemez. Asıl hayır, o toplumun “hak” kavramıyla kurduğu bağın estetiğinde ve sıhhatindedir. Hakkı tanımak, kuru bir mâlûmata sâhib olmak değildir; o, eşyânın hakîkatine vâkıf olmak, varlığın gâyesini idrakin süzgecinden geçirmek ve adâlet terâzisini vahiyle dengelemektir.
Hakkın bilindiği bir iklimde, zihinler bulanıklığın isinden kurtulur. Burada bahsedilen “tanıma” eylemi, alelade bir bilgi ve veri aktarımı değil; hakkın, hayatın merkezine bir mücevher gibi yerleştirilerek bir yaşam sanatı haline getirilmesidir. Eğer bir toplumda hak ile bâtıl arasındaki o ince ama keskin çizgiler silikleşmeye başlamışsa, orada zihnî bir anarşi, kalbî bir buhran baş gösterir. Kur’ân ve Sünnet’in sunduğu mutlak ve değişmez hakîkatlerin yerine; geçici hevâ, heves ve popülist eğilimlerin ürünü olan izâfî doğrular ikâme edildiğinde, toplum pusulasını kaybetmiş bir sefine (gemi) gibi zifiri karanlık sularda sürüklenmeye mahkûmdur.
Hakkın tanınması, toplumsal vicdanın en sağlam sigortasıdır. Helâlin haramla, doğrunun yalanla, estetiğin bayağılıkla yer değiştirdiği bir çağda; hakkı tanımak en asil direniş biçimidir. Bu direniş, ferdî bir inzivadan ziyâde, toplumsal bir “selâmet” hâlinin devamını sağlar. Zîrâ hakîkat bilgisi solduğunda, güç “haklı” sayılmaya başlar ve adâletin zarif tahtına zulmün karanlık gölgesi oturur.
Huzeyfe b. Yemân radîyallâhu anh’ın hikmetli uyarısında dikkat çektiği ikinci temel esas, ilmin ete kemiğe bürünmüş hali, yani âlimin mevkiidir. Hikmet, sadece kütübhanelerin tozlu raflarında veya parşömenlerde hapsolmuş bir ölü cevher değildir; o, ancak bir kalbten diğerine, bir şahsiyetten topluma canlı bir nefes gibi aktarıldığında uyandırıcı ve iyileştirici etkisini gösterir. İşte bu noktada âlim, hakîkat ile halkın idrâki arasındaki değerli köprüdür.
Eserde geçen “istihfâf” (küçümseme/hafifseme) kavramı, aslında bir toplumun helâk hâlidir. Bir toplumda âlimin itibarsızlaştırılması, sadece bir şahsa yapılan nezaketsizlik değil; o âlimin omuzlarında taşıdığı değerler manzumesine ve ilâhî mirâsa açılmış bir savaştır. Âlim küçümsendiğinde, toplumsal dokuda şu onarılmaz gedikler açılır:
• Toplum, “doğru bilgiyi kimden alacağı” konusundaki kesinliğini kaybeder. Güvenin bittiği yerde, şüphe zehri tüm uzuvlara yayılır.
• Gerçek ilim erbâbının yerini, sığ söylemlerle kitleleri afyonlayan, derinlikten yoksun fakat gürültüsü bol “sahte hocalar” alır.
• İlme ve ilim yolcusuna duyulan saygının buharlaşması, o ilmin sağladığı ahlâkî disiplinin ve toplumsal terbiyenin de dağılmasına yol açar.
Âlimin “hafifsenmesi”, bazen entelektüel bir kibirle, bazen de “her şeyi bildiğini sanan” câhilce bir cesâretle tezâhür eder. Her iki durumda da netice dramatiktir: Toplumun rehberlik mekanizması felç olur. Unutulmamalıdır ki, bir toplumda sözü dinlenenler ilim ve edep sâhibleri değil de sadece servet ve kaba güç sâhibleri ise, o iklimde hakîkat yerini menfaatin köleliğine bırakmış, anarşi ve kaosa terk etmiş demektir.
Huzeyfe b. Yemân radîyallâhu anh’ın ikâzı, bir toplumun nasıl adım adım uçuruma sürüklendiğinin kronolojisini de sunar. Bu hazin süreç, genellikle hakkın bilgisinin bulandırılması ve hakîkatin “kişisel bir yorum” seviyesine indirilmesiyle başlar. Bilgi yozlaşınca, o bilginin muhâfızı olan âlimin sözü de yük olmaya başlar. Bu, birbirini besleyen bir felâket döngüsüdür: Hakîkat değersizleşince onu taşıyan hor görülür; taşıyıcı hor görülünce de hakîkat, halkın ulaşıp dokunamayacağı bir hayale dönüşür.
Modern dünyânın “enformasyon sağanağı” altında, bilgiye erişim belki kolaylaşmıştır; fakat hikmete hürmet ve âlime vefâ, tarihin hiçbir döneminde bu denli ağır yaralar almamıştır. Dijital platformların her sesi eşit saydığı “demokratik cehâlet” çağı, hakîkatin o vakar dolu sesini boğmakta, gerçek ilim ehlinin sükûtunu ise bir zayıflık gibi göstermektedir. Oysa gürültü ne kadar artarsa artsın, kalbler ilmin ve hikmetin o serin nefesiyle istikâmet bulur.
Huzeyfe b. Yemân radîyallâhu anh’ın bu beyânı, zamanın ve mekânın dar kalıplarına sığmayan bir yasadır. Bir millet, hakkı baş tacı kıldığı ve o hakkın yeryüzündeki gölgeleri olan âlimlerini azîz bildiği müddetçe hayır üzere, yani “istikâmet” üzere kalır. Bu düstur, sadece mâzinin tozlu sayfalarına duyulan bir özlem değil; aksine, aydınlık bir geleceği inşâ etmenin yegâne reçetesidir.
Eğer bizler, ümmet olarak ruhumuzdaki o kadim “hayır” hâlini yeniden bulmak ve korumak istiyorsak; evvela hakîkatin sarsılmaz ve mutlak ölçülerine rücû etmeli, ardından bu ölçüleri ömürleriyle tefsîr eden ilim erbâbının onurunu, kendi haysiyetimiz gibi titizlikle müdafaa etmeliyiz. Zîrâ hakîkatin susturulduğu ve âlimin yalnızlığa mahkûm edildiği bir coğrafyada, yalnızca cehâletin ve karanlığın hükmü sürer.
Ve ahîru da’vana enil hamdulillahi rabbil âlemin.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

