Mazlumun Ahı ve Adâletin Ezeli Yankısı
Üzerimize vâcib olanın zikrinden sonra.
İnsânlık tarihi, zâhiri gözle bakıldığında imparatorlukların yükselişi ve çöküşü, kazanılan zaferler ve kaybedilen savaşlar, keşfedilen kıtalar ve icat edilen makinelerden ibâret devâsa bir kronoloji gibi görünür. Ancak bu devâsa sahnenin perdesi aralandığında, tarihin asıl mürekkebinin kan ve gözyaşından karıldığı fark edilir. Zamanın tozlu sayfaları arasında, kılıç şakırtılarını ve zafer naralarını bastıran, duyulması en zor fakat etkisi en yıkıcı olan bir ses gizlidir: Mazlumun sessiz çığlığı.
Kâinatın hamurunda zıtlıkların ahengi vardır; gece ile gündüz, yaşam ile ölüm, varlık ile yokluk gibi, zulüm ve duâ da insân ruhunun iki zıt kutbunu temsil eder. Biri karanlığın rahminde büyüyen, güç zehirlenmesiyle beslenen bir canavar; diğeri ise acının, çaresizliğin ve kırık bir kalbin içinden filizlenen nurânî bir direniştir. İşte bu iki kutbun, zâlimin kibriyle mazlumun gözyaşının kesiştiği o hassas noktada, varoluşun en sarsıcı hakikati durur:
“Mazlumun Bedduası.”
Bu, alelade bir öfke patlaması ya da intikam yemininden çok daha öte bir hadîsedir. O, dudağın değil, kalbin konuşmasıdır; yerdeki acının, gökteki adâleti çağırmasıdır.
Mazlumun bedduasını anlamak için öncelikle “ses” ile “feryat” arasındaki farkı idrak etmek gerekir. İnsân kelimelerle konuşur, cümlelerle anlaşır; fakat ruh, kelimelerin bittiği yerde devreye girer. Bir mazlumun uğradığı haksızlık karşısında susması, bir kabulleniş değildir. Aksine bu suskunluk, bir volkanın patlamadan önceki derin ve ürkütücü sessizliğine benzer. Gözyaşı henüz yanaklardan süzülüp yere düşmeden, o damlanın taşıdığı keder buharlaşır ve doğrudan semâya yükselir.
Edebî ve manevî literatürde bu durum, “okun yaydan çıkması” gibidir. Yay gerilmiştir, acı kemiğe dayanmıştır ve artık o ok fırlatılmıştır. Hedefini bulması sadece bir zaman meselesidir. Mazlumun bedduası, aradaki tüm bürokratik engelleri, dünyâ mahkemelerini, yalancı şâhitleri ve sahte delîlleri aşarak doğrudan “Mutlak Hâkim”in divânına ulaşan bir dilekçedir. Bu dilekçe mürekkeple değil, kalb kırıklığıyla yazılmıştır. Ve kâinatın işleyişinde, Müslümanın kırık kalbinin titreşiminden daha güçlü bir etki neredeyse yoktur. Bu titreşim, görünmez bir dalga gibi yayılır ve zâlimin etrafında ördüğü o görkemli duvarları ve sarayları en beklemediği anda sarsacak bir zelzelenin habercisidir.
Zulüm, çoğu zaman bir güç gösterisi değil, bir zayıflık itirafıdır. Çünkü ancak ruhu küçülen, vicdanı körelen ve korkularını şiddetle bastırmaya çalışanlar zulme başvurur. Zâlimin en büyük trajedisi, içinde bulunduğu “güç sarhoşluğu”dur. Bu sarhoşluk, ona ebedi bir dokunulmazlık hissi verir. Makamının yüksekliğine, servetinin çokluğuna, çevresindeki dalkavukların kalabalıklığına bakarak kendini erişilmez bir kudretin sâhibi zanneder.
Zâlimler, kurdukları düzenin, inşâ ettikleri sarayların ve sâhib oldukları orduların onları kaderin cilvelerinden koruyacak görünmez bir zırh olduğuna inanırlar. Oysa en büyük yanılgı tam da buradadır. Mazlumun nefesi, en kalın zırhları bile eritebilecek bir asit gibidir. Tarih, “ben yenilmezim” diyen nice firavunların, nemrutların ve tiranların, bir sineğin kanadıyla, bir asa darbesiyle veya görünmez bir virüsle nasıl yerle yeksan olduğunun ibretlik levhalarıyla doludur. Güç, her zaman kaderin kalemi değildir. Zâlim, kalemi elinde tuttuğunu sanırken, aslında kendi sonunu yazan bir yazgının baş fâilidir. Mazlumun ahı, o yazgının en beklenmedik yerinde giren, yazgının akışını tersine çeviren ilâhî bir müdahaledir.
Beddua kavramı, sözde modern dünyâda bazen yanlış anlaşılmakta, basit bir kin gütme hâli gibi yorumlanmaktadır. Oysa mazlumun bedduası, bir sitemden, bir nefretten çok daha fazlasıdır; o, adâlete duyulan inancın son sığınağıdır. İnsân fıtratı gereği sabreder, tahammül eder, alttan alır. “Belki düzelir, belki insafa gelir” umuduyla bekler. Ancak bıçak kemiğe dayandığında, dünyevî adâlet ayaklar altına alındığında, terazi bozulup zâlimden yana tarttığında, mazlumun yüzü göklere döner.
Bu dönüş, “dünyâda adâlet kalmadıysa, göklerde hala bir mizan var” inancının tezahürüdür.
Mazlum bilir ki; beşer şaşabilir, yanıltılabilir, delîller uydurulabilir ya da dosyalar sümen altı edilebilir. Fakat “Göklerin Defteri”nde silinti, kazıntı veya hata olmaz. Beddua, işte bu hatâsız kayıt sistemine yapılan bir başvurudur. “Allâh’ım, görüyorsun; o halde geciktirme” yakarışı, insânın acziyetinin ilâhî kudretle buluştuğu andır.
Burada ince bir nokta vardır: Mazlum, zâlimleşerek cevâb vermez. Zulme zulümle karşılık vermek, insânı zâlimin seviyesine indirir. Mazlumun asâleti, eline silâh alıp intikam peşinde koşmasında değil, adâlet arayışındaki davâsını “En Büyük Vekil”e havale etmesindeki vakur duruşundadır. Bu teslimiyet, bedduayı yakıcı bir ateş hâline getirir. Çünkü beddua, sadece dudaktan dökülen bir kelime dizisi değildir; o, sâhibine geri dönmek üzere semâya emânet edilen, adresi şaşmayan bir mektûbtur.
Mazlumun bedduası, yalnızca bireysel bir hesâblaşma aracı değildir; aynı zamanda toplumlara, devirlere ve çağlara yönelik sarsıcı bir ikazdır. Bir toplumda zulüm işleniyor ve çoğunluk buna konuşabiliyorken sessiz kalıyorsa, mazlumun ahı o sessiz çoğunluğu da kuşatır. Zîrâ zulüm, sadece onu işleyen zâlimin değil, ona göz yuman, kafasını çeviren, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen kitlelerin de omuzlarına yüklenmiş bir vebaldir.
Tarihsel perspektifte, büyük felaketlerin çoğu zaman toplumsal çürümelerin ardından geldiği görülür. Bir yerde haksızlık sıradanlaşmışsa, o coğrafyanın semâsında görünmez bulutlar toplanmaya başlar. Mazlumun çığlığına kulak tıkayan bir toplum, aslında kendi felaketini hazırlamaktadır. Çünkü adâlet, bir binânın temeli gibidir; temelden gelen çatırtıları (mazlumun sesini) duymazdan gelenler, binâ başlarına yıkıldığında “neden?” diye sorma hakkını kaybederler. Bu yüzden mazlumun bedduası, kolektif bir uyanış çağrısıdır:
“Zulme rızâ göstermek, zulmün bizzat ortağı olmaktır.”
İnsânoğlu acelecidir. Adâletin hemen tecelli etmesini, zâlimin o an cezâsını bulmasını ister. Ancak ilâhî zamanlama (ezel ve ebed), insânın kısıtlı zaman algısıyla ölçülemez. Mazlumun bedduası bazen hemen o gece, bazen yıllar sonra, bazen de nesiller sonra karşılığını bulur. Burada kadim bir düstur devreye girer:
“Allâh imhal eder (süre verir), ama ihmal etmez.”
Bu süre, hem zâlim için bir tevbe fırsatı hem de azgınlığının artarak câzasının katmerleşmesi için bir tuzaktır. Mazlum için ise sabır imtihânıdır. Görünürde hiçbir şey değişmemiş gibi durabilir; zâlim hala tahtında oturuyor, hala gülüyor olabilir. Ancak manevî gözle bakıldığında, çarkların dönmeye başladığı görülür. Bazen bir huzursuzluk olur çöker kalbin ortasına, bazen evlatla sınanır insân, bazen amansız bir hastalıkla, bazen de bir gece ansızın kapısının kırılmasıyla. Mazlumun bedduası, kaderin rafına kaldırılmış, saati kurulmuş bir mekanizmadır. Vakti geldiğinde ne bir saniye ileri gider ne de geri kalır.
Hülasa, mazlumun bedduası, insânlık tarihinin vicdanına kazınmış en derin uyarı levhasıdır. Bize her defasında şu değişmez hakikati hatırlatır:
Mazlum olmak ağırdır, yürek yakar, bel büker; ancak zâlim olmak, çok büyük yaptırımları ve cezâları olan ebedi bir yüktür. Çünkü mazlumun gözyaşı toprağa karışıp kurusa bile, ahı arş-ı âlâda unutulmaz. Dünyâ döndükçe, güneş doğup battıkça bu hakîkat de olduğu gibi kalmaya devam edecektir.
Mazlumun bedduası, nihâyetinde bir hak arayışıdır; ama sadece bu dar dünyâya değil, ötesine, sonsuzluğa uzanan bir arayış…
Söz biter, güç tükenir, sabır taşar; fakat adâlet tükenmez. Zâlimler, kendi kahkahalarının yankısında kaybolurken, mazlumun sessiz yakarışı ilâhî kayıtlara geçer. Bu yüzden, insân olmanın onuru, gücü elinde tuttuğunda bile adâletten şaşmamakta gizlidir.
Belki de her insânın, her yöneticinin, her güç sâhibinin aynaya baktığında kendisine fısıldaması gereken o kadim öğüt şudur:
“Bir gün mazlum olmaktan korktuğun kadar, zâlim olmaktan da kork.”
Çünkü mazlumun sessiz çığlığı göğe karışırken, zâlimin gülüşü boşlukta kaybolan bir yankıdan ibârettir. Ve unutulmamalıdır ki; gökyüzü yankıyı değil, yakarışı kaydeder.
Ve ahîru da’vana enil hamdulillahi rabbil âlemin.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

