AKÎDE İLMİNE GİRİŞ
MUKADDİME
Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O, tektir, şeriki yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür.
“Ey îmân edenler! Allâh’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve sizler ancak Müslümanlar olarak ölün!” [Âli İmrân: 3/102]
“Ey insânlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allâh’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten sakının! Şüphesiz Allâh, sizin üzerinizde gözetleyicidir.” [Nisâ: 4/1]
“Ey îmân edenler! Allâh’tan sakının ve sözün en doğrusunu söyleyin ki Allâh, amellerinizi ıslâh etsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Kim, Allâh’a ve O’nun Rasûlü’ne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” [Ahzâb: 33/70-71]
Bundan sonra:
Muhakkak ki sözlerin en doğrusu Allâh’ın kelâmı, yolların en hayırlısı ise Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dîne sokulan her şey bid’ât, her bid’ât dalâlet, her dalâlet ise ateştedir.
İslâm binasının temeli ve amellerin Allâh katında kabul görmesinin yegâne şartı, sahîh bir akîdeye sâhib olmaktır. Nasıl ki kökü çürük olan bir ağacın meyve vermesi veya temeli bozuk olan bir binânın ayakta durması mümkün değilse, Kur’ân ve Sünnet temelli sahîh bir inanç olmaksızın kişinin dünyâ ve âhiret saadetine ermesi de mümkün değildir.
Elinizdeki bu çalışmamız, “Akîde İlmi”nin mahiyetini, sınırlarını ve kaynaklarını Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat göre ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışma boyunca; akîdenin lügat ve ıstılah anlamlarından başlanarak, bu ilmin gayesi, önemi ve diğer ilimler arasındaki konumu delilleriyle izah edilmiştir. Bununla birlikte, hak ile batılın birbirinden ayrılması adına Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Bid’at fırkalarının temel özellikleri üzerinde durulmuş, îmân, küfür, tevhîd, şirk ve irtidâd gibi önemli kavramlar net bir dille açıklanmıştır.
Müslümanın öncelikli vazifesi Rabbini tanıması ve O’na, O’nun istediği şekilde îmân etmesidir. Bu metin, karmaşık tartışmalardan uzak, selef-i sâlihinin duru yolunu esas alarak, her Müslümanın bilmesi zarûrî olan itikâdî esaslara bir giriş niteliği taşımaktadır.
Yardım ve başarı Allâh’u Teâlâ’dandır.
***
AKÎDE İLMİ
Bir ilme başlarken o ilimle alakalı olarak bilinmesi gerekli olan bazı bilgiler vardır. Bunlar bilindiğinde başlanılan ilim hakkında genel olarak malumat sâhibi olunur.
***
BİLİNMESİ GEREKLİ BAZI BİLGİLER
Bu ilmin ismi ve mânâsı nedir?
Bu ilmin ismi, “Akîde”dir. Akîde, “a-k-d” kökünden gelen bir kelimedir. Çoğulu “akâid”dir. Lügatte: “Bağlamak, düğümlemek ve onaylamak” gibi anlamlara gelmekte olup çözmenin zıddıdır. Bu itibarla akîde “düğüm atmışçasına bağlanmak, bir şeye şüpheden uzak olarak kalpten inanmak” demektir.
Istılâhta ise:
.الْعَقِيدَةُ : الْحُكْمُ الَّذِي لَا يَقْبَلُ الشَّلَّ فِيهِ لَدَى مُعْتَقَدِهِ
“Akîde: Ona inanan kişinin nezdinde hiçbir şüpheyi kabul etmeyen hükümdür.”
Akîde, ona inanan kişinin nezdinde, içinde hiçbir şüphenin bulunmadığı kesin inançtır. İnsânın kalben kabul ettiği ve kesin olarak inandığı her şeydir. Onda hiçbir şüphe ve zanna yer yoktur. Kalbin tasdik etmesi ve gönlün huzur içinde onaylaması gerekir. Dolayısıyla da kesinlik derecesine ulaşmayan bir bilgiye akîde denilemez. Bu kesin inancın akîde diye isimlendirilişinin sebebi ise insânın, kalbini onun kesinliğine bağlamasıdır.
Akîde, zihnin kesin hükmü olduğuna göre, gerçeğe uygun da olabilir, uygun olmaya da bilir. Eğer gerçeğe uygun ise sahîh, değilse fasit olarak isimlendirilir. Allâh’ın bir ve şeriksiz olduğuna inanmamız doğru bir itikattır ve sahîh bir hükümdür. Hristiyanların Allâh’ın üçün üçüncüsü olduğuna inanmaları yanlış bir itikattır ve bâtıl bir hükümdür.
Bu itibarla “İslâm akîdesi” dendiğinde, İslâm Dîni’nde kesin olarak inanılması ve bağlanılması gerekli olan hususlar kastedilmiş olur. Bunlardan bahseden ilim dalına da “akîde ilmi” denir. Akîde ilmi, İslâm Dîni’nin amelî değil, itikâdî hükümlerini ihtiva eden ve bunlardan bahseden ilimdir.
İslam akîdesi, Allâh’a, meleklerine, kitâblarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayırlısı ve şerlisi ile kadere ve dînden olduğu sâbit olan inanılması gerekli diğer hususlara hiçbir şüphe ve tereddüt duymadan kesin olarak inanmaktır. Bu mânâ itibariyle akîdeye; “usûlu’d-dîn”, “tevhîd”, “sünnet” ve “fıkhu’l-ekber” de denilmektedir.
Akîde ilminin konusu nedir?
Akîde ilminin konusu, inanılması ve reddedilmesi gerekli olan îmânî esaslardır. Tevhîdin beyânıdır. Kişiye Müslüman olmak için gerekli olan inanç esaslarıdır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya, meleklerine, kitâblarına, rasûllerine, âhiret gününe, kaza ve kadere îmân, küfür ve şirk olan şeyler ve de bunlarla ilgili olan meseleler akîde ilminin konusudur.
Akîde ilminin gayesi nedir?
Akîde ilminin gayesi, Allâh’u Teâlâ’nın emrettiği üzere îmân etmek ve bu îmânı muhafaza etmektir. Îmânı taklit bataklığından çıkarıp delîle dayalı olarak tahkik seviyesine çıkarmaktır. Tevhîd etrafında tüm insanları toparlamak, neye niçin inanılması gerektiğini ve neyin niçin reddedileceğini öğrenmek ve öğretmektir. Bidâtçilerin saptırma aldatmacalarına karşı îmânı korumaktır.
Akîde ilminin nispeti ve önemi nedir?
Akîde ilminin nispetinden kasıt, bu ilmin diğer ilimlerle münâsebetidir. Akîde ilmi, kendi başına müstakil ve diğer ilimlerden mümeyyezdir. Kendisine has usûlü ve ıstılâhları vardır. Akîde ilminin en çok irtibatlı olduğu ilim dalları tefsîr ve hadîs ilimleridir.
Akîde ilmi, diğer tüm ilimlerin imâmıdır. En önemli ve en değerli ilimdir. Bir ilmin değeri kendisiyle öğrenilen şeylerin şerefinden gelir. Akîde ilminin konusunda da bahsedildiği üzere akîde ilmiyle öğrenilecek olan şey, nasıl îmân edileceği ve sonrasında ne şekilde korunacağıdır. Bu itibarla kişinin Müslüman olması ve Müslüman kalabilmesi bu ilmi öğrenmeye bağlı olduğundan bu ilmin değeri, diğer tüm ilimlerin önem ve faziletinden daha fazladır.
İmâm İbn Ebu’l-İz rahîmehullâh şöyle demiştir:
“Usûlu’d-dîn ilmi, ilimlerin en şereflisidir. Çünkü her ilim dalının şerefi, konusunun şerefinden ileri gelir. O, füruu fıkha oranla ‘fikh-ı ekber’, yani en büyük fıkıhtır. Bundan dolayıdır ki İmâm Ebû Hanîfe rahîmehullâh, usûlu’d-dîn ile ilgili olup birkaç sâhifede topladığı görüşlerini ‘el-Fıkhu’l-Ekber’ diye isimlendirmiştir. Kulların bu ilme olan ihtiyaçları, bütün ihtiyaçların üzerindedir. Bu ilmin onlar için zarûreti, diğer bütün zarûretlerin ötesindedir. Çünkü kalbler için hayat, huzur ve rahatlık; ancak ve ancak rab, ma’bûd ve yaratıcılarını isim, sıfat ve fiilleriyle tanımak, her şeyden çok O’nu sevmek ve bütün gayretleri diğer yaratılmışlar bir tarafa sadece O’na yakınlaşmaya yöneltmekle mümkündür.” [Şerhu Akîdeti’t-Tahâviyye: 1/5]
İfâde olunduğu üzere akîde ilmi, tevhîd dîni olan İslâm’ın temelidir. Nasıl ki temelsiz bir binanın ayakta durması, yükselmesi ve sarsıntılara dayanmayıp çökmeye mahkûm ise, akîde ilmi olmadan İslâm inancının kalblerde Allâh’ın râzı olacağı bir şekilde bulunması mümkün değildir.
Akîde ilminin kaynağı nedir?
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e göre, dînde ilim elde etme kaynağı Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniye’dir. Akîde ilminin kaynağı da Kur’ân ve Sünnet’tir. Kur’ân ve Sünnet nasları üzere sözlerin ve görüşlerin birleştiği ümmetin icmâıdır.
İslâm akîdesini oluşturan esaslar, âyet-i kerîmelerde ve sahîh hadîslerde yoruma mahal bırakmayacak şekilde açık ve sade olarak yer almaktadır. Allâh Subhanehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
﴿اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ﴾
“Rabbinizden size indirilene uyun.” [Araf: 7/3]
﴿وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ﴾
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a mahsustur.” [Şûra: 42/10]
Bu âyet-i kerîmeler Kur’ân-ı Kerîm’in dîni olan meselelerde ilim elde etme kaynaklarının ilki olduğunu açık bir şekilde beyân etmektedir. Rabbimizin bize hidâyet ve saadet kaynağı olarak indirdiği Kur’ân-ı Kerîm, ilmin temeli ve aslıdır. Akîde ve fıkhın en büyük kaynağıdır. Tüm insânlığın, indiği günden kıyâmete kadar ona uyması ve hükümlerince yaşaması farzdır.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, ilim elde kaynaklarının ikincisi hakkında şöyle buyurmaktadır:
﴿وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى﴾
“O kendi hevâ ve hevesiyle konuşmaz. O’nun bildirdikleri kendisine vahiyden başkası değildir.” [Necm: 53/3-4]
﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا﴾
“Ey îmân edenler! Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Ve sizden olan ulu’l-emre de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne (Kur’ân ve Sünnet’e) götürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” [Nisa: 4/59]
Bu âyet-i kerîmelerde ise Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in Sünneti’nin ilim elde etme kaynaklarının ikinci temel kaynağı olduğunu açık bir şekilde beyân edilmektedir. Bu itibarla akîde yahut fıkıhla ilgili olsun fark etmeksizin hükümlerin temel kaynağı, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniye’dir.
İmâm Lâlâkâî rahîmehullâh şöyle demiştir:
“Kişinin yerine getirmekle mükellef olduğu en önemli vazife; dînin itikâdî esaslarını, Allah’ın kullarını mükellef tuttuğu tevhîdini, sıfatlarını kavramayı öğrenmek, peygamberlerini delîl ve yakîn ile tasdik etmek, bu ilimlerin yollarına ulaşıp bunlara gerekli delîller vermektir. Bu husûsta en büyük söz, en açık ve aklî delîl Allâh’u Teâlâ’nın apaçık kitabı Kur’ân-ı Kerîm, sonra da Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in ve onun seçkin sahâbelerinin sözleridir. Bunlardan sonrada selefi sâlihinin üzerinde icmâ ettiği husûslar gelir. Hepsinin sonunda ise bunlara tutunmak ve kıyamet kadar bu esaslar üzerine sebat etmek, bid’âtlerden, sapanlardan ve onların uydurmalarını dinlemekten uzak durmak gelir.” [Lâlâkâî, Şerhu Usûli İtikâd: 1/7.]
Akîde ilminin hükmü nedir?
Sahîh bir şekilde îmân ederek onu koruyabilecek kadar akîde ilmini öğrenmek farz-ı ayndır. Allâh’u Teâlâ’nın kadın ve erkek, yaşlı ve genç tüm mükelleflere terk etmeleri hüsran sebebi olacak bir emridir. Enes bin Mâlik radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ.»
“İlim taleb etmek her Müslüman üzerine farzdır.” [İbn Mâce (224); Taberânî (el-Evsat: 9)]
Bu sebeble de akîdenin temelini oluşturacak olan ve herkesin bilmesi gerekli olan meselelerde bu ilimden câhil olmak mazeret olarak kabul edilmiş değildir. Akîdeye dâir konuların bazılarında yahut tamâmında taklitçi ehli kimsenin îmânı sahîh dahi olsa, tahkiki terk etmiş olduğundan dolayı günahkârdır.
Akîdevî fırkalar hangileridir?
Akîdevî fırkalar temelde iki fırkadır. Bunlar:
• Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat: Sünnet ve cemâat üzere olan ve Cennet ile müjdelenen tek fırkadır.
• Ehl-i Bid’ât: Sünneti ve cemâati terk eden, yetmiş iki fırkaya ayrılacağı ve tümünün Cehenneme gireceği bildirilen fırkaların toplamıdır. Bunlara verilen genel addır.
Abdullah b. Amr radîyallâhu anh’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«تَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى ثَلاَثٍ وَسَبْعِينَ مِلَّةً، كُلُّهُمْ فِي النَّارِ إِلا مِلَّةً وَاحِدَةً، قَالُوا: وَمَنْ هِيَ يَا رَسُولَ اللهِ؟ قَالَ : مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي.»
“Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri hariç hepsi Cehennemde olacaktır. ‘Ashâb: Kimdir onlar ya Rasûlullâh’ diye sorunca, Rasûlullâh: ‘Benim ve ashâbımın yolu üzere olanlardır’ buyurdu.” [Tirmizî: (2641); Hâkim (444)]
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ne demektir ve kimlerdir?
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, sünnet ve cemâat ehli demektir. Sünnet kelimesi lügatte: “İyi veya kötü gidişat, yol, yol güzergahı, yaşam tarzı” demektir. Akîde âlimlerinin ıstılâhında: “Sünnet: İlim, îtikâd, söz ve amel cihetiyle Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbının üzerinde olduğu yoldur. O, ittiba edilmesi gereken, ehli övülen ve muhâlifleri kötülenen bir yoldur.”
Cemâat kelimesi lügatte: “Toplamak, toplanmak ve bir araya gelmek” demektir. Akîde âlimlerinin ıstılâhında: “Cemâat: Allah’ın Kitâbı ile Rasûlü’nün Sünneti’ndeki apaçık hakkın etrafında toplanmış ve bu ümmetin selefini teşkil eden ashâb-ı kirâm ile tabiîn ve kıyâmete kadar onlara ihsân ilkesince uyanlardır.”
Bu sebeble akîde ilminde cemâat lafzı, dînde ilim ve fıkıh sâhibi, hadîs ehli kimseler ile kendilerine uyulan ve sünnet ile amel eden hidâyet önderleri, onların yollarını izleyip, izlerinden giden kimseler hakkında kullanılır. İşte bunlar, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’e ve Müslümanların ilk cemaatini teşkil eden onun ashâbına uyan kimselerdir. Hak üzere bulunan her bir cemaat de onların devamıdır.
Sünnet ve cemâat kelimelerinin anlamlarını açıkladıktan sonra, “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat” dendiğinde bundan neyin kastedildiğini kısaca açıklayalım: “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashâbının, îmân ettiği yol üzerinde gidenlerdir.” Akîde usûllerini, akîdelerini ve menheclerini, söz konusu yol üzere kılmayanlar, “Ehl-i Sünnet olma” iddiasında bulunsalar bile Ehl-i Sünnet değildirler.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in özellikleri nelerdir?
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in temel özelliklerini yedi maddede özetlemek mümkündür.
1. İnanç esaslarını, sözlerini, amellerini, Kur’ân-ı Kerîm’den ve Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in Sünnetinden alarak îmân ve amel etmek.
2. Kur’ân ve Sünnet’in önüne hiçbir şeyi geçirmeden onların hükümlerine tâbi olmak ve asla bu ikisini birbirinden ayırmamak.
3. Kur’ân’ın müteşâbihlerini, muhkemlerine götürerek anlamaya çalışmak.
4. Sünnet’i ister mütevâtir, ister ahad olsun akîdenin ve fıkhın esası kabul etmek.
5. Kur’ân ve Sünnet naslarını sahâbî, tabiîn ve onlara uyanların anlayışı üzere idrak etmek.
6. Sahâbî, tabiîn ve onlara uyanların naslar hakkında söylemediklerini asla söylememek.
7. Dîne sonradan sokulan her şeyi bid’ât olarak kabul edip, her türlü bid’âti reddetmek.
Ehl-i Bid’ât ne demektir ve kimlerdir?
Ehl-i bid’ât, bidât ehli demektir. Ehl-i bid’ât lügat olarak: “Dînle ilgili olarak yeni görüş ve davranışları benimseyenler” demektir. Akîde âlimlerinin ıstılâhında: “Ehl-i bid’ât: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashâbının, îmân ettiği yol üzerinde gitmeyenlerdir.”
Ehl-i bid’ât: Aklı esas alıp nasları tevil etmek suretiyle Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in Sünnetine aykırı bazı inanç ve davranışları benimseyenlerdir. Bunların başlıcaları Râfıza, Havâric, Mürcie, Mutezile, Cehmiyye ve Kaderiyye olmak üzere altı fırkadır.
İmâm Şâtibî rahîmehullâh bid’âtın zararlarını ve bid’ât ehlinin büyük bir tehlike içinde olduğunu özetleyerek şöyle demiştir:
“Bid’ât ile birlikte namaz, oruç, sadaka gibi Allâh’a yaklaştırıcı hiçbir ibâdet kabul edilmez. Bid’ât sâhibi ile birlikte oturup kalkan kimseden Allâh’ın koruması kalkar ve o kişi kendi haline bırakılır. Bid’ât sahibinin yanına giden ona saygı gösteren, İslâm’ın yıkılmasına yardımcı olur. İslâm’ın aslını bozacak davranış ve anlayışta olan bid’ât sâhibi kimse lânetlik kabul edilir. Bid’ât sâhibinin ibâdeti kendisini Allâh’tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Düşmanlığın ve karşılıklı kinin kaynağı bid’ât sâhibidir. Bid’ât, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in şefâatine engeldir. Her bir bid’ât bir Sünnet’i ortadan kaldırır, o bid’ât gereğince amel edenlerin günahı kadar da bid’atleri ortaya koyana da yazılır. Bid’ât sâhibine Allâh gazâb eder, onu zelîl kılar. Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in havzından uzaklaştırılır. Dînden çıkan kâfirler arasında sayılacağından ve dünya hayatından ayrılırken, âkıbetinin kötü olacağından, âhirette yüzünün kararacağından ve Cehennem ateşiyle azâb göreceğinden korkulur. Allâh Rasûlü, bid’âtçiden beri ve uzaktır. Müslümanlar da ondan uzaklaşmıştır.” [el-İ’tisâm, I, 106-107).
Ehl-i Bid’âtin özellikleri nelerdir?
Ehl-i bid’âtın temel özelliklerini dört maddede özetlemek mümkündür.
1. Nasların ruhuna ve İslâm’ın temel kâidelerine vakıf olmamak veya yabancı kültürlerin etkisi altında kalıp nasları uzak yorumlarla te’vile tâbi tutmak.
2. İslâm’ın hem îmân hem de amel açısından ilk neslini oluşturan ve İslâm’ı inanç ve amel olarak bir bütün halinde sonraki nesillere aktaran ashâba karşı iyi niyetli olmamak, onların özellikle dîni ilgilendiren rivâyet, anlayış ve uygulamalarına değer vermemek.
3. Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in kavlî ve fiilî Sünnetine karşı menfi bir tavır takınmak. Kur’ân’ı öncelemek bahanesiyle kendi görüşlerine uygun düşmeyen bazı hadîsleri mütevâtir olmadıkları gerekçesiyle reddetmek.
4. Sahâbîler itibaren oluşan Ehl-i Sünnet’in dîn anlayışından kopup ayrılmak ve dînin temel hükümlerini sürekli olarak tartışmaya açık tutmak.
***
BAZI AKÎDEVÎ KÂİDELER
Her ilmin bilinmesi gerekli olan bazı kâideleri vardır. Akîde ilmine başlamadan önce bilinmesi gerekli olan kâidelerin bazıları kısıca şunlardır.
• Akîde Zamanlara Fertlere Göre Değişmez:
Akîde hükümleri, zamanlara yahut mekânlara, fertlere yahut toplumlara değişmez. Bir bütündür, bölünme kabul etmez. Akîde hükümlerden bir hüküm, zaman yahut mekân farklılığı sebebiyle ondan ayrılmaz yahut ona dâhil olmaz. Tüm rasûller, aralarında hiçbir fark olmaksızın aynı akâid esaslarına çağırmışlardır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
﴿وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحَى إِلَيْهِ أَنَّهُ لَّا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ﴾
“Senden önce hiçbir rasûl göndermedik ki ona: ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” [Enbiya: 21/25]
Katâde rahîmehullâh şöyle demiştir: “Bütün rasûller temelde Allâh’ı tevhîd etme ve ihlâs ile ona yönelme üzerine gönderilmişlerdir. Bütün insanların da bunu ifade edip kabul etmeleri gerekir. Şeriatlar ise değişiktir. Helal ile haramlara yönelik Tevrat’ta bir şeriat, İncil’de bir şeriat, Kur’ân’da da başka bir şeriat vardır. Bütün bunların da tevhîd ve ihlâs temeli üzerinde yapılması gerekir.” [Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr: 5/624]
Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«الْأَنْبِيَاءُ إِخْوَةٌ مِنْ عَلَّاتٍ، وَأُمَّهَاتُهُمْ شَتَّى، وَدِينُهُمْ وَاحِدٌ.»
“Nebîler; baba bir, anneleri farklı kardeştirler. Dînimiz birdir.” [Buhâri (3443); Müslüm (2365)]
İmâm İbn Hacer rahîmehullâh şöyle demiştir:
“Nebîlerilerin şeriatlarının furû’u farklı olsa da dînlerinin aslı birdir, o da tevhîddir.” [İbn Hacer, Fethu’l-Bârî: 6/489]
İfâde edildiği üzere, tüm peygamberlerin inandığı ve dâvet etttiği akâid hükümleri aynıdır. Adem aleyhisselâm’dan Muhammed aleyhisselâm’a kadar tüm peygamberlerin inanç esasları birdir. Zamanların yahut mekânların değişmesi onu değiştirmez. Yaşanılan beldenin küfür beldesi olmasıyla yahut zamanın en son çağ olmasıyla akâid hükümleri değişmez. Akâidin aslından olan bir şey, zaman yahut mekân farklılığıyla, dînin furûundan kabul edilmez. Yine büyük şirk olan bir amel, zamanın yahut mekânın değişmesiyle farklı bir hüküm almaz.
• Akîdevî Hükümler Zâhire Göre Verilir:
Dünyevî hükümler zâhire göredir. Akîdevî hükümler ise buna öncelikli olarak dâhildir. Bu sebeble her kim söz ve fiilleriyle îmân ve İslâm’ı izhâr ederse ona Müslüman hükmü verilir. Gizli halleri ise Allâh’a havale edilir. Aynı şekilde yine her kim söz ve fiilleriyle küfrü izhâr ederse ona da kâfir hükmü verilir. Nitekim Usâme radîyallâhu anh, bir baskın esnasında, yakalandıktan sonra canını kurtarmak için “lâ ilahe illallâh” diyen birini öldürdüğünü Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’e söylediğinde, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem Usâme radîyallâhu anh’ı kınamış ve defalarca: “Onun kalbini mi yarıp baktın?” buyurmuştur.
Bu olayla alakalı olarak İmâm Nevevî rahîmehullâh, şöyle demiştir:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ‘Onun kalbini mi yarıp baktın?’ sözünde, fıkıh ve usûlde hükümlerin zâhire göre verileceğine ve gizli olan şeylerin Allâh’u Teâlâ’ya havâle edileceğine dâir bilinen kâide hakkında delîl bulunmaktadır.” [Şerhu Sahihi Müslim: 2/107]
İmâm İbn Hacer rahîmehullâh ise, bu konuda icmâ naklederek şöyle demiştir:
“Dünya hükümlerinin zâhire göre verileceği hususunda âlimlerin hepsi icmâ etmişlerdir.” [Fethu’l-Bâri: 12/273]
Anlaşılacağı üzere geçerli bir ikrâh gibi müstesna kılınmış bir hal olmadığı sürece dünyevî hükümler zâhire göre verilir.
***
BAZI AKÎDEVÎ ISTILAHLAR
Her ilmin bilinmesi gerekli olan bazı ıstılâhları vardır. Akîde ilmine başlamadan önce bilinmesi gerekli olan ıstılâhlar ise kısıca şunlardır.
Îmân ne demektir?
Îmân kelimesi lügatte iki mânâya gelir. Bunlardan birincisi “emniyettir.” Emniyet: “Güven vermek, güven içinde olmak” demek olup, korkunun zıddıdır. İkinci mânâsı ise “tasdîktir.” Tasdîk: “Doğrulama ve onaylama” demek olup, yalanlamanın zıddıdır. Istılâhta ise: “Îmân: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in Allâh’u Teâlâ’dan getirdiklerini kalb ile tasdîk yani kabul etmek, bunları dil ile ikrâr etmek yani söylemek ve gerektirdikleriyle amel etmektir.”
İmâm İbn Receb rahîmehullâh, şöyle demiştir:
“Alimlerin çoğunluğu şunu söylemişlerdir: ‘Îmân söz ve ameldir.’ Bu, selefin tamâmının ve hadîs âlimlerinin icmâsıdır. Şâfiî bu konuda sahâbenin ve tâbiînin icmâ ettiklerini belirtmiştir. Ebû Sevr de bunun üzerinde icmâ olduğunu ifade etti. Evzâî dedi ki: ‘Seleften bu dünyadan geçip gidenler îmân ile amel arasında ayırım yapmazlardı. Bunu birden fazla selef âlimi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ten naklettiler. Fudayl bin lyâd ve Veki el-Cerrâh da bunu Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ten nakledenlerdendir. ‘Îmân söz ve ameldir’ diyenlerden bazıları şunlardır: Hasen el-Basrâ, Saîd bin Cubeyr, Ömer bin Abdulazîz, Atâ, Tâvûs, Mücahid, Şâbî, Nehâî ve Zührî. Bu, Sevrî, Evzâî, İbn Mübârek, Mâlik, Şâfiî, Ahmed, İshâk, Ebû Ubeyd, Ebû Sevr ve diğerlerinin de görüşüdür.” [Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem: 1/104.]
Îmân, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in Allâh’u Teâlâ’dan getirdiği tüm şeyleri kalben tasdîk etmeyi yani kalbin söz ve amelini, bunları dil ile ikrâr etmeyi yani dilin söz ile amelini ve organların amelini kuşatmaktadır. Kalbin sözü, hakkı tanıyarak onu kabul etmesi ve onda şüphe etmemesidir. Kalbin ameli ise kalbin niyet ve kastını Allâh’a ait kılması, itaat ve teslimiyet, yönelme ve tevekkül, korkma ve ümit etme, sığınma ve yardım isteme gibi ibâdetleri sadece Allâh’u Teâlâ için yapmasıdır. Dilin sözü, îmân için kabul ettiğini söylemesi gerekli olan şeyleri ikrar ederek bunlara bağlanmasıdır. Dilin ameli ise dil ile yapılan kelime-i tevhîdi söylemek, Kur’ân okumak ve zikretmek gibi ameli, kalbin, dilin ve diğer âzâların emredilenleri yaparak yasaklanan şeylerden de kaçınmasıdır.
Küfür ne demektir?
Küfür kelimesi lügatte: “Örtmek ve gizlemek” demektir. Hakkı gizlemek olduğu için bununla isimlendirilmiştir. Istılâhta ise: “Küfür: Îmâna aykırı olup, onu geçersiz kılan inanç, söz veya ameldir.”
Zîrâ îmân yukarıda geçtiği üzere: “Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in Allâh’u Teâlâ’dan getirdiklerini kalb ile tasdîk yani kabul etmek, bunları dil ile ikrâr etmek yani söylemek ve gerektirdikleriyle amel etmektir.” Bu sebeble küfür ile îmân bir arada asla bulunamaz. Birinin varlığı ile diğeri yok olur. İki zıddın bir arada bulunmayacağı akıl sahiblerinin kabul ettiği bir gerçektir.
Buna göre küfür, Allâh’u Teâlâ’yı ve Rasûlü Muhammed aleyhisselâm’ı reddetmek veya Allâh’u Teâlâ’nın Rasûlü ile gönderdiği şerîata inanmamak veya bu şerîatın içinden herhangi bir şeyi inkâr etmektir. Bu inkârın kalb, dil ve amel ile olması arasında fark yoktur. Yine bunun yalanlama yahut alay veyahut başka bir şeyle olması arasında fark yoktur. Çünkü kişinin sadece şüphe veya tereddüt etmesi, yüz çevirmesi veya kibirlenmesi ya da İslâm’a ve İslâm’dan olan herhangi bir şeye buğzetmesi, ona sövmesi, düşmanlık etmesi veyahut da şerîatın hükümlerine uymaktan alıkoyan bazı heves ve arzulara uyması da küfürdür. İfâde edildiği üzere tevhîdî bir îmân nasıl tasdik, ikrâr ve amel üzerine kurulu ise, küfür de bunlardan biri-nin dahi îmâna aykırı olması sebebiyle gerçekleşir.
Tevhîd ne demektir?
Tevhîd kelimesi lügatte: “Birlemek, bir kılmak” anlamına gelir. Bir şeyi diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak demektir. Istılâhta ise: “Tevhîd, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı rubûbiyyetinde, ulûhiyyetinde, isim ve sıfatlarında birlemektir.”
Tevhîd, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın, her şeyin rabbi ve meliki olduğunu, O’nun dilediği şeyin olduğu ve dilemediği şeyin olmadığını, O’nun gücünün her şeye yettiğini, O’nun her şeyin yaratıcısı olduğunu, en güzel isimlerin ve en yüce sıfatların O’na âit olduğunu ve O’ndan başka ibâdeti hak eden başka bir zâtın bulunmadığını kalb ile tasdik etmek, dil ile ikrar etmek ve organlarla kalbin tasdikini, dilin ikrarını onaylamak ve de bunları yalanlayacak herhangi bir amel işlememektir.
Şirk ne demektir?
Şirk kelimesi lügatte: “Eş ve ortak koşmak, denk ve benzer tanımak” anlamlarına gelir. Istılâhta ise: “Şirk, Allâh Subhanehu ve Teâlâ’ya rubûbiyyetinde, ulûhiyyetinde, isim ve sıfatlarında ortak tanımaktır.”
Şirkin zıddı, tevhîddir. Tevhîd ehli kimseye “muvahhîd”, şirk koşan kimseye ise “müşrik” denir. Allâh Subhanehu ve Teâlâ’dan başkasını rab kabul etmek ve ona rablık sıfatlarından bir sıfatı vermek rubûbiyyet tevhîdinde şirk koşmaktır. O’ndan başkasını ilâh olarak kabul etmek ve ona ibâdet cinsinden herhangi bir ameli yöneltmek ulûhiyyet tevhîdinde şirk koşmaktır. Yine Allâh’a âit isim ve sıfatları, mutlak olarak O’ndan başkasına vermek isim ve sıfat tevhîdinde şirk koşmak demektir. Şirk, sadece Allâh’a ait olanı, O’ndan başkasına da layık görmektir. O’na zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır.
İrtidâd ne demektir?
İrtidâd kelimesi lügatte: “Gittiği yoldan ya da bir şeyden başka bir şeye dönmek” anlamlarına gelir. Istılâhta ise: “İrtidâd, İslâm’ı kabul ettikten sonra ondan dönmektir.”
İrtidâd, Müslümanlığı sabit olan veya İslâm’a girmiş bir kimsenin İslâm’dan dönerek dînden çıkmasıdır. Bundan sonra başka bir dîne girmesi yahut başka bir dîne girmeden mücerred küfür üzere kalması arasında fark yoktur. Müslüman olduktan sonra küfre dönerek kâfir olan mükellef kimseye “mürted” denir. İrtidâd, küfre girmeye niyet etmek, küfür sözünü söylemek veya puta secde etmek gibi küfür fiili sebebiyle şaka olsun ya da inat ederek veya hakîkaten inanarak İslâm ile bağın kesilmesidir. İrtidâdın şirk yahut küfür işlenerek olması arasında fark yoktur. Müslümanlığından sonra her kim dînden çıkaran herhangi bir şeye inanır yahut söylerse veyahut yaparsa mürted olur.
***
HÂTİME
Bu çalışmamızda, dînin aslı ve ilimlerin en şereflisi olan akîde ilminin temellerini ele aldık. Görülmüştür ki akîde; zanlara, hevalara veya beşeri felsefelere değil, mutlak hakîkat olan Kur’ân-ı Kerîm’e ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in sahîh sünnetine dayanmaktadır.
Tarih boyunca ümmetin “Fırka-i Nâciye” (Kurtuluşa Eren Topluluk) olarak nitelendirdiği Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat; nasları olduğu gibi kabul etmiş, te’vîl ve tahriften uzak durarak teslimiyet yolunu seçmiştir. Buna mukabil, aklı naklin önüne geçiren veya nasların zâhirinden kopan bid’at ehli ise istikâmetten sapmıştır. Çalışmamızda detaylandırıldığı üzere, kişinin Müslüman ismini taşıması yetmemekte; îmânını şirk, küfür ve irtidâd gibi tehlikelerden koruması gerekmektedir. Bu koruma ise ancak “tevhîd”in ve zıddı olan “şirk”in mahiyetinin doğru öğrenilmesiyle mümkündür.
Netice itibariyle; akîde ilmini öğrenmek, sadece zihinsel bir bilgi birikimi değil, kalbin ve azâların istikâmeti için bir zarûrettir. Allâh’ın râzı olduğu kul olabilmek, ancak O’nun birliğine leke sürmeden, şüphelerden arınmış saf bir inançla O’nun huzuruna varmakla elde edilir. Rabbim bizleri, hayatı boyunca hakkı hak bilip ona uyan, batılı batıl bilip ondan sakınan ve son nefesini sahih bir itikat üzerine veren kullarından eylesin.
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Rabbinin rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.


