TAHRÎF, TA’TÎL, TEKYÎF,
TEMSÎL VE TE’VÎL KAVRAMLARI
MUKADDİME:
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle.
Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O, tektir, şeriki yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür.
Bundan sonra:
İslâm akâidinin en şerefli ve en hassas rüknü, şüphesiz ki “Tevhîd-i Esmâ ve Sıfât” bahsidir. Bu husûs, kulun Rabbini tanıması, O’na lâyıkıyla tâzim etmesi ve ibâdetlerini ihlâsla ifâ etmesinin temelidir. Hak olan yol; Kitâb ve Sünnet’te vârid olan nasları, sahâbe, tâbiîn ve tebe-i tâbiînden oluşan Selef-i Sâlihîn’in anladığı üzere kabul etmektir.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat, Allâh’ın kendisini vasfettiği veya Resûlü’nün O’nu vasfettiği sıfatları; herhangi bir tahrîfe, ta‘tîle, tekyîfe ve temsîle gitmeden, mânâlarını ispat edip keyfiyetlerini (nasıllıklarını) Allâh’a havâle ederek kabul ederler. Buna mukâbil, aklı naklin önüne geçiren Ehl-i Bid‘at ve Ehl-i Kelâm; nasların zâhirini akıllarına sığdıramadıkları için çeşitli te’vîller ve nefiyler (inkârlar) ile sıfatları iptal etme yoluna gitmişlerdir.
Bu risâleyi, Allâh’ın sıfatlarını anlamada Ehl-i Sünnet’in orta yolunu (vasat ümmet) muhâfaza etmek ve sapkın fırkaların düştüğü beş temel menhecî hatâyı (tahrîf, ta‘tîl, tekyîf, temsîl ve te’vîl) izâh etmek gâyesiyle kaleme aldık. Yardım ve başarı ancak Allâhu Teâlâ’dandır.
***
BİRİNCİ BÖLÜM:
Tahrîf (التَّحْرِيف)
• Tahrîfin Lügat ve Istılah Anlamı:
Tahrîf kelimesi lügatte; bir şeyi bir tarafa meylettirmek, eğmek, bükmek, değiştirmek ve yönünü saptırmak mânâlarına gelir.
Istılâhta ise; naslarda (âyet ve hadîslerde) geçen lafızların veya mânâların, sahîh bir delîl olmaksızın, bâtıl bir gâyeye mebnî olarak değiştirilmesidir.
• Tahrîfin Kısımları:
Ehl-i Sünnet’e göre tahrîf iki kısma ayrılır:
a) Lafzî Tahrîf: Kelimenin harekesini veya harflerini değiştirmek (ekleme-çıkarma yapmak).
b) Manevî Tahrîf: Lafzı koruyup, kelimenin dildeki bilinen hakîki mânâsını bozarak ona bâtıl bir anlam yüklemek.
• Tahrîfe Örnekler:
Tahrîf konusunun daha iyi anlaşılması için burada beş örnek vererek açıklayalım:
1. İstivâ’nın Tahrîfi: Tâhâ Sûresi’ndeki “الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى Rahmân Arş’a istivâ etti” [Tâhâ: 20/5] âyetindeki; “istivâ” (yükselmek/kurulmak) kelimesine, Arap şiirinden zayıf delîller getirilerek “lâm” harfi eklenip “İstevlâ” (ele geçirmek, istilâ etmek) şeklinde mânâ verilmesi.
2. Kelâm Sıfatının Tahrîfi: Nisâ Sûresi’ndeki “وَكَلَّمَ اللّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا Ve Allâh Mûsâ ile gerçekten konuştu” [Nisâ: 4/164] âyetindeki; “Allâh” lafzının ref hâlini (ötreli harekesini) nasb (üstün harekesi) yaparak, konuşan tarafın Allâh değil Mûsâ olduğu vehmini uyandırmaya çalışmak.
3. Yed (El) Sıfatının Tahrîfi: Kur’ân’da açıkça zikredilen “yed” (El) sıfatını, lügat kurallarını zorlayarak sadece “kudret” veya “nimet” olarak tefsîr etmek.
4. Vech (Yüz) Sıfatının Tahrîfi: Allâh’ın “vech” (Yüz) sıfatını, nasstaki bağlamından kopararak sadece “zât” (Kendi) veya “sevâb” mânâsına hamletmek.
5. Mecâz İddiası: Hakîkati kastedildiği açık olan bir sıfat âyeti için, hiçbir karîne yokken “Bu sadece bir mecâzdır” diyerek âyetin zâhirini iptal etmek.
• Tahrîf Konusunda Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid‘at’ın Konumu:
Ehl-i Bid‘at, nasların zâhirî mânâlarının “küfür” veya “teşbih” olduğunu iddia ederek, lafızları kendi aklî kurallarına uydurmak için eğerler ve bükerler. Onlara göre nassın zâhiri, kaçınılması gereken bir hatâdır.
Ehl-i Sünnet ise Kur’ân ve Sünnet’in lafızlarına hürmet eder ve lafızlarına bağlı kalırlar. Allâh’ın kelâmında bir “bilmece” veya “şaşırtmaca” olmadığını kabul ederler. “İstivâ” diyorsa bunun istivâ olduğuna, “yed” diyorsa bunun el olduğuna îmân ederler; fakat “bu kelimeyle murâd edilen mânâyı Allâh bilir, biz zâhirine îmân ederiz” derler. Tahrîfi, Allâh’ın kelâmına yapılmış bir cüret ve cinâyet olarak görürler.
***
İKİNCİ BÖLÜM:
Ta‘tîl (التَّعْطِيل)
• Ta‘tîlin Lügat ve Istılah Anlamı:
Ta‘tîl kelimesi lügatte; boş bırakmak, ihmâl etmek, bir şeyi işlevsiz kılmak demektir. Araplar, suyu çekilmiş ve terk edilmiş kuyuya “bi’run mu‘attala” derler.
Istılâhta ise; Allâh’ın zâtını sıfatlardan, isimlerini mânâlardan soyutlamak; O’nun kendisi için veya Resûlü’nün O’nun için ispat ettiği kemâl sıfatlarını inkâr etmektir. Tahrîf mânâyı değiştirirken, ta‘tîl mânâyı ve sıfatı tamâmen reddeder.
• Ta‘tîle Örnekler:
Ta‘tîl konusunun daha iyi anlaşılması için burada beş örnek vererek açıklayalım:
1. Sıfatların Tümünün İnkârı: Cehmiyye fırkasının yaptığı gibi, “Allâh’ın ilim, kudret, hayat gibi sıfatları yoktur; çünkü sıfat ispat etmek zâtta çokluk gerektirir” diyerek zâtı niteliksiz, soyut bir kavrama indirgemek.
2. Ulûhiyyet Sıfatlarının Ta‘tîli: Allâh’ın yaratıcı (rab) olduğunu kabul edip, O’nun yeryüzünde hüküm koyucu (ilâh ve hâkim) vasfını reddetmek; şerîatı hayattan tecrît etmek.
3. Kelâm Sıfatının Ta‘tîli: “Kur’ân mahlûktur (yaratılmıştır), Allâh bizâtihi konuşmaz” diyerek, Allâh’ın ezelî ve ebedî konuşma vasfını (kelâm-ı nefsî veya lafzî ayrımı yaparak) işlevsiz bırakmak.
4. Rü’yetullâh’ın Ta‘tîli: “لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ O’na gözler erişemez” [En‘âm: 6/103] âyetini delîl getirip; mü’minlerin Cennette Allâh’ı göreceğini bildiren “وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ * إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ O gün yüzler vardır ki Rablerine bakarlar” [Kıyâme: 75/22-23] âyetlerini; ve bu konudaki mütevâtir hadîsleri reddetmek.
5. Nüzûl Sıfatının Ta‘tîli: Sahîh hadîslerde geçen “يَنْزِلُ رَبُّنَا تَبَارَكَ وَتَعَالَى كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ, gecenin son üçte birinde dünyâ semâsına iner” [Buhârî, Tevhîd, 35; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 168] ifâdesini; “inme fiili cisimlere hastır, Allâh’a yakışmaz” diyerek hadîsi veya mânâsını tamâmen reddetmek.
• Ta‘tîl Konusunda Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid‘at’ın Konumu:
Ehl-i Bid‘at (Mu‘attıla), Allâh’ı tenzîh (eksiklikten uzak tutma) ettiklerini zannederek, O’nun sıfatlarını inkâr ederler. Meşhûr kâidedir: “Mu‘attıl (sıfatı inkâr eden), yokluğa (‘adem) ibâdet eder; Müşebbih (benzeten) ise bir puta ibâdet eder.” Zîrâ sıfatsız bir varlık, zihinde ancak “yokluk” olarak tasavvur edilebilir.
Ehl-i Sünnet ise Allâh’ın sıfatlarını “ispat” eder. Yani Allâh ve Resûlü neyi ispat ettiyse onu kabul eder. Tenzîh adına inkâra gitmez. Bilir ki, Allâh’ın işitmesi vardır ama mahlûkatınkine benzemez. İspat etmek, benzetmek demek değildir.
***
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:
Tekyîf (التَّكْيِيف)
• Tekyîfin Lügat ve Istılah Anlamı:
Tekyîf kelimesi lügatte; bir şeye keyfiyet (nasıllık/nitelik) vermek, “nasıldır?” sorusunu sormaktır.
Istılâhta ise; Allâh’ın sıfatlarının mâhiyetini ve “nasıl” olduğunu tâyin etmeye çalışmak, zihinde veya dilde sıfata bir şekil, biçim veya mekanizma belirlemektir. Ehl-i Sünnet, sıfatın aslını (mânâsını) bilir, keyfiyetini (nasıllığını) Allâh’a havâle eder.
• Tekyîfe Örnekler:
Tekyîf konusunun daha iyi anlaşılması için burada beş örnek vererek açıklayalım:
1. Elin Şeklini Tâyin Etmek: “Allâh’ın eli, -hâşâ- şöyle etten ve kemiktendir” veya “şu maddeden müteşekkildir” gibi fiziksel tanımlamalar yapmak.
2. İstivâ’nın Nasıllığını Sorgulamak: “Allâh Arş’a nasıl istivâ etti? Oturdu mu? Temas etti mi?” gibi nasıllık üzerine fikir yürütmek.
3. Nüzûlün (İnişin) Şekli: “Allâh dünyâ semâsına inerken Arş boş mu kalır? Bir mekândan diğerine intikâl hızı nedir?” şeklinde gaybî bir hakîkati fizik kurallarıyla sorgulamak.
4. İşitmenin Biyolojisi: “Allâh işitiyorsa, ses dalgalarına, kulak zarına ve havaya ihtiyacı olmalıdır” diyerek insânî duyum mekanizmasını Allâh’a atfetmeye çalışmak.
5. Görmenin Fiziği: Allâh’ın “Basîr” (gören) sıfatını, ışık kırılması, göz bebeği veya retina gibi biyolojik süreçlerle açıklamaya kalkışmak.
• Tekyîf Konusunda Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid‘at’ın Konumu
Ehl-i Bid‘at, ya sıfatın “nasıl” olduğunu akıllarıyla çözmeye çalışıp haddi aşarlar ya da “keyfiyetini bilemiyoruz, o hâlde böyle bir sıfat olamaz” diyerek inkâra saparlar.
Ehl-i Sünnet ise İmâm Mâlik rahîmehullâh’ın o altın kuralına tâbi olurlar: “İstivâ (mânâsı) malûmdur, keyfiyeti (nasıllığı) meçhûldür, buna îmân etmek vâcibtir, (nasıllığı hakkında) soru sormak bid‘attir.” Bu kural tüm sıfatlar için geçerlidir. Selef-i Sâlihîn, nasıllığı (keyfiyeti) reddetmez, “bir keyfiyeti vardır ama biz bilemeyiz” der.
***
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:
Temsîl (التَّمْثِيل)
• Temsîlin Lügat ve Istılah Anlamı:
Temsîl kelimesi lügatte; benzetmek, bir şeyi diğerinin dengi, misli ve aynısı tutmak demektir.
Istılâhta ise; Allâh’ın sıfatlarının, yaratılmışların sıfatlarıyla aynı, denk veya tıpatıp benzer olduğunu iddia etmektir.
Teşbih kavramı ise “benzerlik” ifâde ederken, temsîl “denklik/aynılık” ifâde eder.
Kur’ân-ı Kerîm’de reddedilen asıl kavram temsîldir: “لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ O’nun misli/dengi gibi hiçbir şey yoktur” [Şûrâ: 42/11]
• Temsîle Örnekler:
Temsîl konusunun daha iyi anlaşılması için burada beş örnek vererek açıklayalım:
1. Antropomorfizm (Müşebbihe): “Allâh’ın eli benim elim gibidir”, “O’nun görmesi benim görmem gibidir” diyerek yaratıcı ile yaratılanı eşitlemek.
2. İşitmede Temsîl: Allâh’ın işitmesini sınırlı, belli desibelleri duyan, organlara muhtaç insan işitmesiyle bir tutmak.
3. İlimde Temsîl: “Allâh da bizim gibi olaylar vukû buldukça öğrenir, düşünür ve neticeye varır” (Hâşâ) diyerek Allâh’ın ezelî ilmini, insanın kesbî (sonradan kazanılan) ilmine benzetmek.
4. Hayat Sıfatında Temsîl: Allâh’ın “Hayy” (Diri) oluşunu; kana, suya, nefese ve gıdaya muhtaç olan biyolojik hayata benzetmek.
5. Arş’a İstivâda Temsîl: “Kralın tahtına oturup yaslandığı gibi, Allâh da Arş’a öyle kurulmuştur” diyerek mahlûkatın fiillerini Allâh’a uyarlamak.
• Temsîl Konusunda Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid‘at’ın Konumu
Ehl-i Bid‘at (Müşebbihe ve Mücessime), Allâh’ı cisimleştirirler. Akılları, somut olmayan bir varlığı idrâk edemediği için Allâh’ı putlara veya insânlara benzeterek sapıtırlar.
Ehl-i Sünnet ise “لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ O’nun misli/dengi gibi hiçbir şey yoktur” [Şûrâ: 42/11] âyeti gereği, Allâh’ın kemâl sıfatlarını kabul ederken, yaratılmışlara benzemeyişini de (Muhâlefetün li’l-havâdis) esas alırlar. Onlara göre; isimdeki benzerlik, müsemmâda (isimlendirilende) benzerliği gerektirmez. Allâh’ın da “varlığı” vardır, insânın da “varlığı” vardır; ancak bu iki varlık mâhiyetçe birbirinden tamâmen farklıdır.
***
BEŞİNCİ BÖLÜM:
Te’vîl (التَّأْوِيل)
• Te’vîlin Lügat ve Istılah Anlamı:
Te’vîl kelimesi lügatte; bir şeyi aslına döndürmek, varacağı yere vardırmak demektir.
Istılâhta ise; lafzı, muhtemel olduğu mânâlardan birine -güçlü bir delîle dayanarak- hamletmektir. Ancak Esmâ ve Sıfât bahsinde, selef ulemâsı nezdinde te’vîl; nassın zâhirî (açık) mânâsını terk edip, delîlsiz veya zayıf bir şüphe ile lafzı başka mânâlara çekmek (te’vîl-i mezmûm/yerilmiş te’vîl) mânâsında kullanılır. Bu yönüyle te’vîl, çoğu zaman “tahrîf” ile eş anlamlıdır.
• Te’vîle Örnekler:
Te’vîl konusunun daha iyi anlaşılması için burada beş örnek vererek açıklayalım:
• Gadab (Öfke) Sıfatının Te’vîli: “Allâh öfkelenmez; çünkü öfke kalb atışının hızlanmasıdır. Bu yüzden âyetteki “gadab”tan kasıt, Allâh’ın cezâlandırma irâdesidir (irâde-i intikâm)” diyerek sıfatı irâdeye indirgemek.
• Rızâ (Hoşnutluk) Sıfatının Te’vîli: “Allâh’ın râzı olması, O’nun mükâfatlandırma isteğidir (irâde-i sevâb)” diyerek, Allâh’ın fiilî sıfatlarını reddedip te’vîl etmek.
• Mecî (Gelmek) Sıfatının Te’vîli: Fecr Sûresi’ndeki “وَجَاء رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا Rabbin geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman” [Fecr: 89/22] âyetini; zâhirinden saptırarak “Rabbin gelmez, O mekândan münezzehtir; gelen Rabbinin emridir veya melekleridir” şeklinde te’vîl etmek.
• Dahk (Gülme) Sıfatının Te’vîli: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in “يَضْحَكُ اللَّهُ إِلَى رَجُلَيْنِ Allâh şu kuluna güler” [Buhârî, Cihâd, 28; Müslim, İmâre, 128] hadîsindeki; gülme sıfatını, “Allâh’ın o kuldan râzı olması veya ona rahmet etmesi” şeklinde yorumlayıp hakîki mânâyı iptal etmek.
• Fevkiyyet (Üstte Olma) Sıfatının Te’vîli: Allâh’ın “kullarının fevkinde (üzerinde)” olduğunu bildiren onca nassı; zâtî bir yükseklik değil, sadece “makam ve derece yüksekliği” olarak te’vîl edip, Allâh’ın Arş üzerindeki ulviyetini reddetmek.
• Te’vîl Konusunda Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid‘at’ın Konumu:
Ehl-i Bid‘at (Müevvile/Kelâmcılar), aklı esas alarak, “nassın zâhiri bizi küfre götürür” vehmiyle âyet ve hadîslerin mânâlarını boşaltırlar. Onlara göre “el” demek, “gülmek” demek Allâh için eksikliktir; bu yüzden bu kelimeler mutlaka mecâz mânâsına çekilmelidir.
Ehl-i Sünnet ise eğer Allâhu Teâlâ “kudret”i kastetseydi, “kudret” derdi; “el” demezdi. Allâh murâdını ifâde etmekten âciz değildir. Selefe göre en büyük edeb, Allâh’ın sözü üzerine söz söylememek, O’nun kastettiği zâhirî mânâyı kabul etmektir. Te’vîl, hakîkati öldürmektir.
***
ALTINCI BÖLÜM:
Bu Beş Kavram Arasındaki Münâsebât (İttifâk ve İhtilâf Noktaları)
Tahrîf, ta‘tîl, tekyîf, temsîl, te’vîl olmak üzere zikredilen bu beş kavram birbirinden tamâmen bağımsız hatâlar değil, bilâkis birbiriyle iç içe geçmiş, birbirini doğuran veya netice veren sapmalardır. Ehl-i tahkîk (hakîkati araştıran âlimler), bu kavramlar arasındaki münâsebeti şu başlıklar altında cem etmişlerdir:
1. Tahrîf ile Ta‘tîl Arasındaki Telâzüm (Gereklilik): Bu iki kavram arasında sıkı bir sebeb-sonuç ilişkisi vardır. Kâide şudur: “Her muharrif (tahrif eden) aynı zamanda bir mu‘attıldır (ta‘til eden inkârcıdır).”
Birleştiği nokta: Her ikisi de nassın hakîki mânâsını reddeder.
Ayrıldığı nokta: Tahrîf, nassın sahîh mânâsını reddederken yerine bâtıl bir mânâ koyar. Ta‘tîl ise sahîh mânâyı reddeder ancak yerine bir şey koymayabilir (tam inkâr). Bir kimse “istivâ” kelimesini “istevlâ” (hükümranlık) olarak tahrîf ettiğinde, aslında o âyette kastedilen “yükselmek/kurulmak” sıfatını inkâr etmiş (ta‘tîl yapmış) olur. Dolayısıyla her tahrîf eylemi, zımnen bir ta‘tîli (hakkı iptal etmeyi) barındırır. Ancak ta‘tîl eden herkes tahrîf etmeyebilir; bazısı âyeti tamâmen reddeder (mülhidler gibi).
2. Temsîl ile Tekyîf Arasındaki Umûm ve Husûs İlişkisi: Bu iki kavram arasında “umûm ve husûs mutlak” ilişkisi vardır. Kâide şudur: “Her mümessil (benzeten) bir mükeyyiftir (nasıllık veren), lâkin her mükeyyif mümessil değildir.”
Birleştiği nokta: Her ikisi de Allâh’ın sıfatları hakkında insân aklının sınırlarını aşarak bir “nitelik/keyfiyet” belirleme cüretini gösterir.
Ayrıldığı nokta: Temsîl, keyfiyeti belli bir yaratılmışa benzeterek (örneğin; “insân eli gibi”) sınırlandırır. Tekyîf ise bir şeye benzetmese dâhi zihinde bir nasıllık kurgular. Bir kimse “Allâh’ın eli insânın eli gibidir” derse bu hem temsîl hem tekyîftir. Ancak “Allâh’ın eli şöyledir, şu şekildedir” deyip dünyâdaki hiçbir şeye benzetmezse, bu sadece tekyîftir, temsîl değildir. Ehl-i Sünnet, her ikisini de reddeder. Zîrâ temsîl, “ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ O’nun benzeri yoktur” [Şûrâ: 42/11] âyetine; tekyîf ise “وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا İlimce O’nu kuşatamazlar” [Tâhâ: 20/110] âyetine muhâliftir.
3. Te’vîl ile Tahrîf Arasındaki İsimlendirme Farkı: Selef ulemâsına göre, Ehl-i Kelâm’ın (Mütekellimîn) “te’vîl” olarak isimlendirdiği şey, hakîkatte “tahrîf”in tâ kendisidir.
Birleştiği nokta: Her ikisi de âyetin zâhirî mânâsını delîlsiz olarak terk edip başka mânâya gitmektir.
Ayrıldığı nokta: Ehl-i bid‘at, yaptıkları işin çirkinliğini örtmek için “tahrîf (bozma)” kelimesi yerine, kulağa daha hoş gelen “te’vîl” (yorumlama) kelimesini kullanmışlardır. Kur’ân-ı Kerîm’de tahrîf, Yahûdilerin vasfı olarak kınanmıştır. Bu sebeble kelâmcılar, “biz âyetleri tahrif ediyoruz” demezler, “te’vîl ediyoruz” derler. Ancak yaptıkları işlem (sıfatı hakîki mânâsından koparıp mecâza hamletmek), Selef’in lügatında “mezmûm te’vîl” yani tahrîftir.
4. Ta‘tîlin Asıl Sebebi Olarak Temsîl: İlginç bir nüktedir ki; sıfatları inkâr edenlerin (mu‘attıla) temel çıkış noktası, aslında farkında olmadan düştükleri teşbih ve temsîldir. Bu nedenle şöyle denilmiştir: “Her mu‘attıl (inkârcı), kalbindeki müşebbih (benzetme) hastalığı yüzünden inkâra sapmıştır.” Sıfatları reddeden kişi önce zihninde şöyle düşünür: “Eğer Allâh’ın el sıfatını kabul edersem, O’nu insâna benzetmiş olurum.” Yani zihninde önce Allâh’ın elini, insânın eli gibi tasavvur eder (temsîl ve teşbih), sonra bu benzetmenin çirkinliğini görünce sıfatı toptan inkâr etme yoluna gider (ta‘tîl). Ehl-i Sünnet ise ilk basamakta “Allâh’ın eli vardır ama bizimki gibi değildir” diyerek, temsîle düşmeden sıfatı ispat eder. Böylece ta‘tîle (inkâra) mecbûr kalmaz.
Özetle; bu kavramlar, şeytanın ve nefsin îtikadı bozmak için kurduğu tuzakların basamaklarıdır.
• Kişi önce zihninde sıfatı mahlûkata benzetir (Temsîl/Teşbîh).
• Sonra bu benzetmeden kaçmak için sıfatın nasıllığını sorgular (Tekyîf).
• İşin içinden çıkamayınca nassın lafzını veya mânâsını bozar (Tahrîf/Te’vîl).
• Nihâyetinde sıfatı tamâmen yok sayarak Allâh’ı o vasıftan soyutlar (Ta‘tîl).
Selâmet; bu çıkışı olmayan bozuk yollara girmeden, naslara teslimiyettedir.
***
HÂTİME
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in îtikadı, ifrât ve tefritten uzak, dosdoğru bir yoldur. Bu yolun temel düstûru şudur: “Biz, Allâh’ın isim ve sıfatlarına; tahrîfe gitmeden (değiştirmeden), ta‘tîle düşmeden (inkâr etmeden), tekyîfe girmeden (nasıllık sormadan) ve temsîle kalkışmadan (yaratılmışlara benzetmeden), Allâh’ın murâd ettiği şekilde îmân ederiz.”
Ehl-i Bid‘at, akıllarını vahye hâkim kılarak sapıtmış; kimi Allâh’ı mahlûkata benzetmiş (Müşebbihe), kimi de benzetmekten kaçayım derken O’nu yok hükmünde kılmıştır (Mu‘attıla). Selef-i Sâlihîn ise aklı, vahyi anlamak için bir vâsıta olarak kullanmış, vahyi yargılayan bir hâkim mevkiine koymamıştır.
Bize düşen; seleften gelen şu söze sımsıkı sarılmaktır: “Allâh’tan gelen her şeye, Allâh’ın murâd ettiği şekilde; Rasûlullâh’tan gelen her şeye, Rasûlullâh’ın murâd ettiği şekilde îmân ettim.”
Allâh bizleri Selef-i Sâlihîn’in akîdesi üzere sâbit kılsın, bid‘at ve dalâlet yollarından muhâfaza eylesin. Allâhumme âmîn.
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Rabbinin rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

