FIKIH İLMİNE GİRİŞ
MUKADDİME
Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O, tektir, şeriki yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür.
“Ey îmân edenler! Allâh’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve sizler ancak Müslümanlar olarak ölün!” [Âli İmrân: 3/102]
“Ey insânlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allâh’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten sakının! Şüphesiz Allâh, sizin üzerinizde gözetleyicidir.” [Nisâ: 4/1]
“Ey îmân edenler! Allâh’tan sakının ve sözün en doğrusunu söyleyin ki Allâh, amellerinizi ıslâh etsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Kim, Allâh’a ve O’nun Rasûlü’ne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” [Ahzâb: 33/70-71]
Bundan sonra:
Muhakkak ki sözlerin en doğrusu Allâh’ın kelâmı, yolların en hayırlısı ise Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dîne sokulan her şey bid’ât, her bid’ât dalâlet, her dalâlet ise ateştedir.
İslâm dîni, sadece vicdanlara hapsedilmiş, hayatla bağı kopuk bir inanç sistemi değil, hayatın her alanını (itikadî, amelî, ahlakî ve hukukî) kuşatan kâmil bir yaşam nizâmıdır. İnsânoğlu başıboş yaratılmamış, kendisine kulluk gibi yüce bir gâye tayin edilmiş ve bu gayeye ulaşması için de ilâhî sınırlar (hudûdullah) belirlenmiştir. İşte kulun, Rabbi ile, kendisi ile ve diğer insânlarla olan ilişkilerini düzenleyen, hak ile bâtılı, helâl ile haramı, sahîh ile fâsidi birbirinden ayıran bu ilâhî sınırlara ve bu sınırları bilme ilmine “Fıkıh” denir.
Elinizdeki bu çalışmamız, İslâm ilimlerinin temel taşlarından ve en şereflilerinden biri olan “Fıkıh İlmi”ne bir mukaddime mahiyetindedir. Bu çalışmada; fıkhın lügat ve ıstılâh mânâları, konusu, gâyesi, diğer şer’î ilimler arasındaki yeri, târihî seyri, teşekkül devreleri, mezheblerin oluşum süreçleri ve istinbat (hüküm çıkarma) metotları kısaca ele alınmıştır.
Bir Müslümanın ibâdetlerini sahîh bir şekilde yerine getirebilmesi, günlük hayatındaki muamelelerini Allâh’ın rızâsına uygun bir şekilde sürdürebilmesi ve şüphelerden korunabilmesi, ancak fıkıh ilminin temel kavramlarına vâkıf olmasıyla mümkündür. Bu sebeble metnimizde; “Ef’âl-i Mükellefîn” (mükellefin fiilleri) başlığı altında farz, vâcib, sünnet, haram, mekruh gibi kavramlar ile “Ahkâm-ı Vad’iyye” (Durum bildiren hükümler) kapsamında şart, rükün, sebeb, mani gibi temel ıstılahlar, ilmi derinliği muhafaza edilerek, sade ve anlaşılır bir dille izah edilmiştir.
Yardım ve başarı Allâh’u Teâlâ’dandır.
***
BİRİNCİ BÖLÜM: FIKIH İLMİNİN MAHİYETİ VE KAPSAMI
Bir ilme başlarken o ilimle alakalı olarak bilinmesi gerekli olan “Mebâdi-i Aşere” (On Başlangıç İlkesi) kabilinden bazı bilgiler vardır. Bunlar bilindiğinde, tâlib (öğrenci), gireceği ilim deryasında pusulasını şaşırmaz ve neyi, niçin öğrendiğini bilir.
Bu ilmin ismi ve mânâsı nedir?
Bu ilmin ismi, “Fıkıh”dır. Lügatte Fıkıh: “Bir şeyi derinlemesine anlamak, kavramak, idrak etmek” demektir. Sadece bilmek değil, sözden kastedilen gizli mânâyı ve murâdı, maksadıyla birlikte anlamaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu kelime genellikle “ince anlayış” ve “kalbî idrak” manasında kullanılmıştır.
Istılâhta (Terim olarak) Fıkıh: Âlimlerin üzerinde ittifak ettiği meşhur tanıma göre:
الْفِقْهُ: مَعْرِفَةُ الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ الْعَمَلِيَّةِ بِأَدِلَّتِهَا التَّفْصِيلِيَّةِ.
“Tafsîlî delîllerine (dayanarak) şer’î ve amelî hükümleri bilmektir.”
Bu tanımı “Kuyûdât” (kayıtlar) açısından tahlîl edersek:
• “Bilmektir (Marifet):” Buradaki bilmekten kasıt; hem kesin bilgi (ilim/yakîn) hem de gâlib zandır. Zîrâ fıkhî hükümler bazen yakînî olarak kesin bir şekilde (beş vakit namazın farz olması gibi); bazen de -fıkıh meselelerinin birçoğunda görüldüğü gibi- müçtehidin içtihadı sonucu oluşan zann-ı gâlib (kuvvetli kanaat) ile idrak edilirler.
• “Şer’î Hükümler:” Allâh ve Rasûlü’nün hitâbından alınan hükümlerdir. Vâciblik, haramlık, mubahlık gibi. Bu kayıd ile; “bütün, parçalarından büyüktür” gibi aklî hükümler, “ateş yakıcıdır” gibi hissî hükümler ve “eğer hava açık ise kış gecelerinde çiğin düştüğünü bilmek” veya “aspirin baş ağrısını keser” gibi tecrübeye dayalı tabiattaki itiyadî hükümleri bilmek, fıkıh tanımının dışında kalır.
• “Amelî Hükümler:” Mükellefin fiillerine, eylemlerine taalluk eden; namaz, oruç, zekât, alış-veriş, nikâh ve cinayetler gibi hükümlerdir. Bu itibarla; Allâh’ın birliği, melekler, ahiret günü gibi inanç esaslarının bilinmesi (akâid ilmi) ve kalbin tasfiyesi gibi ahlâkî konular (zühd ve rekâik) bu teknik tanımın kapsamı dışında kalmaktadır.
• “Tafsîlî Delîller:” Fıkhın, her bir meseleye âit özel ve detaylı delilinin bilinmesidir. Örneğin; “Namazı kılın” ayetini bilip, bundan namazın farziyetini çıkarmak fıkıhtır. Fıkıh usûlü ilmi ise delîllerin tek tek kendisiyle değil, “Emir vücub ifade eder” gibi genel (icmâlî) kaidelerle ilgilendiği için bu tanımın kapsamı dışında kalır.
Fıkıh ilminin konusu nedir?
Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın imtihân için beyân buyurduğu emir ve nehiylerin tamâmı “teklif” olarak isimlendirilir. Fıkhın konusu; bu tekliflere muhatap olan, akıllı ve ergenlik çağına girmiş insânın (mükellefin) ortaya koyduğu iradî fiilleridir. Yani fıkıh ilminin konusu; mükellefin namaz kılmak, oruç tutmak, alış-veriş yapmak, vakfetmek, kiralamak, haksız fiil işlemek, evlenmek gibi fiilleri ve bu fiillerin Allâh katındaki hükümleridir (vâcib, mendûb, haram, mekruh, mübâh, sahîh, fâsid vb.). Fâkihin (fıkıh âliminin) görevi; mükellefin bu fiillerinin her birine âit şer’î hükmün ne olduğunu ve bu hükmün hangi delile dayandığını araştırmaktır.
Fıkıh ilminin gâyesi ve faydası nedir?
Fıkıh ilminin nihai gâyesi ve faydası; dünyâ ve âhiret saadetine ermek, “dâreyn saadetini” kazanmaktır. Zîrâ hiçbir kimse, Allâh’ın rızâsını kazanmak için O’nun haram kıldıklarını bilip bunlardan sakınmadıkça, farz kıldıklarını da öğrenip onları ihlâsla yerine getirmedikçe kurtuluşa eremez. Dünyâ ve âhiretin nizâmı ve saadeti, ancak Allâh’ın mükellefler üzerine indirdiği hükümleri öğrenip gereğince amel etmekle mümkündür. Fıkıh, insâna neyi yapıp neyi yapmaması gerektiğini öğreterek onu başıboşluktan kurtarır ve “kulluk” makamına yükseltir.
Fıkıh ilminin nispeti ve ilişkili olduğu ilimler nelerdir?
Fıkıh ilminin nispetinden kasıt, bu ilmin diğer ilimlerle münâsebeti ve yeridir. Fıkıh ilmi, şer’î ilimlerin en önemlilerinden ve dünyevî nizamı sağlayan kısmıdır. Kendi başına müstakil ve diğer ilimlerden mümeyyezdir. Kendisine has usûlü, adâbı ve ıstılâhları vardır.
• Tefsir ile ilişkisi: Tefsir, Kur’ân âyetlerinin doğru anlaşılmasını sağlar; fıkıh ise bu âyetlerden (ahkâm âyetlerinden) hüküm çıkarır.
• Hadîs ile ilişkisi: Hadîs ilmi, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünneti’nin sübutunu (sened ve metin sağlığını) inceler; fıkıh ise sâbit olan hadisten hüküm istinbat eder.
• Arap dili ve belâgatı ile ilişkisi: Dînin iki temel kaynağı (Kitâb ve Sünnet) Arapça olduğundan, nasları doğru anlamak ve inceliklerine vakıf olabilmek için Arap dili grameri (nahiv ve sarf) ve belâgatı fıkhın vazgeçilmez bir aracıdır.
Fıkıh ilminin fazileti nedir?
Fıkıh ilmi, şer’î ilimlerin en ehemmiyetli, en yüce ve en faydalı olanlarındandır. Çünkü ibâdetlerin sıhhati buna bağlıdır. Muâviye radîyallâhu anh’dan rivâyet edilen hadîste Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«مَنْ يُرِدِ اللَّهُ بِهِ خَيْرًا يُفَقِّهْهُ فِي الدِّينِ.»
“Allâh kim için hayır dilerse onu dînde fıkıh sâhibi (ince anlayış sahibi) kılar.” [Buhârî (71); Müslim (1037)]
Fıkıh ilminin Müslümanlara sağladığı faydanın sevâbı, nâfile ibadetlerden ve hatta ilimsiz yapılan bazı cihâd amellerinin sevâbından çoktur. Çünkü mücâhidi eşkıyadan ayıran, ibâdet edeni bid’atçiden ayıran şey fıkıh ilmidir.
Ebû Hureyre radîyallâhu anh şöyle demiştir:
“Emir ve nehiy ilminden bir bölüm öğrenmem, Allâh yolunda yetmiş gazveye iştirakten daha sevimlidir.” [Hatîb el-Bağdâdî, el-Fakîh ve’l-Mütefakkîh: 1/102]
Hasan-ı Basrî rahîmehullâh şöyle demiştir:
“İlimden bir bab öğrenip bir Müslümana öğretmem Allah yolunda infak edeceğim tüm dünya malından daha sevimlidir.” [Hatîb el-Bağdâdî, 1/102]
Yahyâ b. Ebî Kesîr rahîmehullâh şöyle demiştir:
“Fıkıh öğrenmek ibâdettir, Kur’ân’la uğraşmak ibâdettir.” [Ebû Nuaym, Hilye: 3/67]
Zühri rahîmehullâh şöyle demiştir:
“Allâh’a fıkıh kadar faziletli bir şeyle ibâdet edilmiş değildir.” [İbn Abdilber, Câmiu Beyâni’l-İlm: 1/119]
Fıkıh ilminin kaynakları (Edille-i Şer’iyye) nelerdir?
Fıkhın hükümlerinin dayandığı asıllara “Edille-i Şer’iyye” denir. Bunlar dörttür (Edille-i Erba’a):
• Kitâb (Kur’ân-ı Kerîm): Fıkhın ana kaynağı ve temeli, Allâh’ın kelâmıdır.
• Sünnet: Allâh Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in söz, fiil ve takrirleridir. Kur’ân’ı tefsîr eder, mutlak olanı takyid eder ve müstakil hüküm koyar.
• İcmâ: Bir asırdaki müçtehid âlimlerin, şer’î bir hüküm üzerinde ittifak etmeleridir.
• Kıyâs: Hakkında âyet veya hadîs bulunmayan yeni bir mes’elenin hükmünü, aralarındaki “illet” (gerekçe) birliği sebebiyle, hakkında hüküm bulunan meseleye benzeterek vermektir.
Fıkıh öğrenmenin hükmü nedir?
İlim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır. Enes bin Mâlik radîyallâhu anh’dan rivâyetle, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ.»
“İlim taleb etmek her Müslüman üzerine farzdır.” [İbn Mâce (224); Taberânî (el-Evsat: 9)]
Fıkıh ilmini öğrenmek ise mükellefiyet açısından iki kısımdır:
• Farz-ı Ayn: Her Müslümanın; îmân esaslarını, abdest, namaz, oruç gibi temel ibâdetleri, helâl ve haramın açık olanlarını ve yaptığı işle ilgili (örneğin tüccarsa ticaret fıkhını) hükümleri öğrenmesi farz-ı ayndır. Bunu terk eden günahkâr olur.
• Farz-ı Kifâye: Fıkhın ince mes’elelerini, delîllerini, fetvâ verme usûllerini, mirâs taksimatını ve yargılama hukukunu öğrenmek; toplumun ihtiyacını karşılayacak bir grup âlim üzerine farz-ı kifâyedir. Bir beldede bunu yapan âlimler varsa diğerlerinden sorumluluk düşer.
Fıkıh ilminin kısımları nelerdir?
Fıkıh, insân hayatını kuşattığı için âlimler onu ana bölümlere ayırmıştır:
• İbâdât (İbadetler): Namaz, oruç, zekât, hac, kurban, adak ve cihâd gibi kulun Rabbi ile olan ilişkisini düzenleyen bahisler.
• Münâkehât (Aile Hukuku): Evlenme, boşanma, nafaka, velayet ve nesep gibi aileyi ilgilendiren bahisler.
• Muâmelât (Ticaret Hukuku): Alışveriş, kira, şirketler, faiz, rehin, kefalet, miras ve borçlar hukuku gibi insanlar arası ilişkiler.
• Ukûbât (Cezâ Hukuku): Toplum düzenini korumak için konulan hadler (hırsızlık, zina, iftira cezaları) ve kısas (adam öldürme/yaralama) gibi bahisler.
Fıkhın oluşum ve gelişim devreleri nelerdir?
Fıkıh ilminin oluşum ve gelişimi dört ana devrede incelenir:
• Rasûlullâh Devri (Vahiy Devri): Fıkhın asıl kaynakları olan Kur’ân ve Sünnet’in nüzul devridir. Hükümler bizzat vahiy ile belirlenmiştir.
• Sahabe Devri: Vahyin kesilmesinden sonra, karşılaşılan yeni meselelerin sahâbe-i kirâm tarafından âyet ve hadîs ışığında çözüldüğü, ilk “içtihad” ve “şûrâ” hareketlerinin görüldüğü devirdir.
• Müçtehit İmâmlar ve Tedvîn Devri (Altın Çağ): Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn dönemini kapsar. Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel gibi büyük müçtehitlerin ortaya çıktığı, fıkıh usûlünün sistemleştiği ve fıkhın kitâblara yazılarak (tedvîn) kayıt altına alındığı en parlak devirdir.
• Taklid Devri: Dördüncü asırdan sonra mutlak içtihat kapısının fiilen kapanıp, mezheb içi tercih ve tahrîc faaliyetlerinin başladığı devirdir.
Fıkıh Ekolleri (Medreseleri) hangileridir?
Sahabe döneminden itibaren coğrafi ve metodolojik farklılıklardan dolayı iki ana fıkıh ekolü doğmuştur:
• Ehl-i Hadîs (Hicaz/Medine Ekolü): Medine’de yaşayan, ellerinde çokça hadîs bulunan ve maslahat veya kıyâstan ziyâde “nass”ın zâhirine ve “eser”e (Sahabe uygulamasına) bağlı kalan ekoldür. Temsilcileri Medineli meşhur “yedi fâkih”tir (Urve b. Zübeyr, Saîd b. Müseyyeb vb.). Bu ekol; Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheblerinin zeminini oluşturur. En belirgin özellikleri, hakkında nass olmayan, henüz vuku bulmamış farâzî meselelere hüküm vermekten kaçınmalarıdır.
• Ehl-i Rey (Irak/Kûfe Ekolü): Kûfe merkezli bu ekol, ellerindeki hadîs azlığı ve karşılaştıkları yeni medeniyet problemleri sebebiyle, nassların yanısıra “kıyas” ve “içtihad”a (rey’e) daha fazla başvurmuşlardır. Temsilcileri; Alkame b. Kays, İbrâhîm en-Nehâî ve Hammâd b. Ebû Süleymân’dır. Bu ekol, Hanefî mezhebinin temelidir. En belirgin özellikleri, fıkhı sistematize etmek için “farâzî” (olmamış ama olması muhtemel) mes’eleler hakkında da hüküm beyân etmeleridir.
***
İKİNCİ BÖLÜM: TEMEL FIKHÎ ISTILÂHLAR (HÜKÜMLER)
Fıkıh usûlünde, Şâri’in (Hüküm koyucunun) mükellefin fiilleriyle ilgili hitâbına “hüküm” denir. Bu hükümler iki ana kısımda incelenir:
• Teklîfî Hükümler (Yükümlülük bildirenler).
• Vad’î Hükümler (Durum ve şart bildirenler).
A. TEKLÎFÎ HÜKÜMLER (EF’ÂL-İ MÜKELLEFÎN)
Mükelleften bir işi yapmasını veya yapmamasını isteyen yahut onu serbest bırakan hükümlerdir.
Farz ne demektir, kısımları ve hükmü nedir?
Farz, Allâh’u Teâlâ’nın, sübutu (varlığı) ve delâleti (anlamı) kesin olan delîllerle yapılmasını emrettiği fiillerdir.
Farz, aynî ve kifâî olmak üzere iki kısma ayrılır.
• Farz-ı ayn: Her mükellefin bizzat kendisinin yapması gereken, başkasının yapmasıyla sorumluluğun düşmediği farzlardır (Beş vakit namaz, Ramazan orucu gibi).
• Farz-ı kifâye: Müslüman toplumun genelinden istenen, bir grup Müslümanın yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun düştüğü farzlardır (cenâze namazı, ilim tahsili, cihâd, şâhitlik gibi). Eğer kimse yapmazsa tüm toplum günahkâr olur.
Farzı yapan sevap kazanır, özürsüz terk eden fâsık olur ve azâbı hak eder. Farz olduğunu inkâr eden ise dînden çıkar (kâfir olur).
Vâcib ne demektir?
Âlimlerin çoğunluğuna göre, vâcib ile farz eş anlamlıdır.
Hanefiler ise fâz ile vâcib arasında ayrıma giderek vâcibi şöyle tanımlarlar: Yapılması şer’ân kesin olarak istenmekle birlikte, dayanağı olan delîl farz kadar “kesin” olmayan (zannî delîl ile sâbit) fiillerdir. Vitir namazı, bayram namazları ve kurban kesmek -Hanefilere göre- vâcibtir.
Vâcib olan bir fiili yerine getiren sevap kazanır, terk eden azâbı hak eder ancak inkâr eden kâfir olmaz (sadece sapıtmış olur). Amel bakımından farz gibidir, itikâd bakımından farzdan bir derece aşağıdadır.
Mendûb ne demektir, kısımları ve hükmü nedir?
Mendûb, Allâh’u Teâlâ’nın ve Rasûlü’nün yapılmasını kesin bir emir olmaksızın tavsiye ettiği, teşvik ettiği fiillerdir. Mendûba, “sünnet” ve “müstehâb” da denir.
Mendûb; müekkede ve gayr-i müekkede olmak üzere iki kısma ayrılır.
• Sünnet-i Müekkede: Allâh Rasûlünün devamlı yaptığı, çok az terk ettiği fiillerdir. Örneğin sabah namazının sünneti, ezân ve cemâatle namaz gibi.
• Sünnet-i Gayr-i Müekkede: Allâh Rasûlünün bazen yapıp bazen terk ettiği ibâdetlerdir. Örneğin ikindi namazının sünneti gibi.
Mendûbu yapan sevap kazanır, terk eden kınanmaz ve ceza görmez. Ancak Sünnet-i Müekkede’yi sürekli terk etmek mekruhtur ve şefâatten mahrumiyete sebebiyet verebilir.
Haram ne demektir, kısımları ve hükmü nedir?
Haram, Allâh’u Teâlâ’nın, sübutu ve delâleti kesin delîllerle yapılmasını kesin olarak yasakladığı fiillerdir.
Haram, aynihî ve li-gayrihî olmak üzere iki kısma ayrılır.
• Haram li-aynihî: Özü itibariyle kötü olduğu için baştan itibaren yasaklanan şeyler. Örneğin zinâ, içki, domuz eti, hırsızlık ve benzerleri.
• Haram li-gayrihî: Aslında meşru olduğu halde, haram bir vesileyle yapıldığı için yasaklanan şeylerdir. Cumâ ezânı okunurken alışveriş yapmak, çalıntı malı satmak ve benzerleri.
Haram olan bir şeyi yapan günahkâr olur ve azâbı hak eder, sakınan ve terk eden sevap kazanır. Haramı inkâr eden kâfir olur.
Mekrûh ne demektir, kısımları ve hükmü nedir?
Mekrûh, Allâh’u Teâlâ’nın yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği (hoş görmediği) fiillerdir.
Hanefîlere göre mekrûh, tahrîmen ve tenzîhen olmak üzere iki kısma ayrılır.
• Tahrîmen mekrûh: Harama yakın mekruhtur. Vâcibin terki bu kısımdandır. Güneş doğarken namaz kılmak gibi fiiller olup, işleyen günahkâr olur.
• Tenzîhen mekrûh: Helâle yakın mekruhtur. Sünnetin/Müstehabın terki veya adaba aykırı fiiller bu kısımdandır. Soğan sarımsak yiyip câmiye gitmek gibi fiiller olup, işleyen kınanır ama azâb görmez.
Mübâh ne demektir?
Mübâh, Allâh’u Teâlâ’nın mükellefi yapıp yapmamakta serbest bıraktığı; yapılmasında sevap, terkinde günah olmayan fiillerdir. Yemek, içmek, uyumak ve yürümek gibi fiillerdir.
Mübâhlar, niyete göre ibâdete dönüşebilir. Örneğin ibâdete güç yetirmek niyetiyle yemek yemek bölyedir.
B. VAD’Î HÜKÜMLER (DURUM BİLDİRENLER)
Bir şeyin başka bir şey için sebeb, şart veya mani olmasıdır.
Rükün ne demektir, hükmü nedir?
Rükün, bir ibâdetin veya akdin varlığı kendisine bağlı olan ve o şeyin “yapısından/içinden” bir parça olan unsurdur. Örneğin namazda rükû ve secde etmek, namazın içinden bir parçadır ve rükündür.
Rükün eksik olursa o ibâdet veya işlem “bâtıl” olur (yok hükmündedir).
Şart ne demektir, hükmü nedir?
Şart, bir ibâdetin varlığı kendisine bağlı olan ancak o şeyin “yapısından/içinden” olmayan, dışındaki unsurlardır. Örneğin namaz için abdestli olmak şarttır ama abdest namazın fiillerinden (rükû gibi) bir parça değildir, namazın dışındadır.
Şart yerine gelmezse meşrut (ibâdet) sahîh olmaz.
Sebeb ne demektir?
Sebeb, varlığı hükmün varlığını, yokluğu da hükmün yokluğunu gerektiren durumdur.
Örneğin vaktin girmesi namazın farz olması için sebebtir. Ramazan ayının girmesi oruç için sebebtir.
Mânî ne demektir?
Mânî, varlığı sebebin hüküm ifâde etmesine veya hükmün gerçekleşmesine engel olan durumdur.
Örneğin “babalık”, kısas cezâsına mânîdir (Baba oğlunu öldürürse kısas yapılmaz). “Hayız hali”, kadının namaz kılmasına mânîdir.
Sıhhât ve Fesâd (Sahîh ve Bâtıl) ne demektir?
Sahih, rükünleri ve şartları tam olan, şer’î sonuçlarını doğuran ibâdet veya işlemdir.
Bâtıl, rükünlerinden veya şartlarından biri eksik olan, şer’an geçersiz işlemdir.
***
İBÂDETİN YAPILIŞ BİÇİMLERİ (EDÂ, KAZÂ, İÂDE)
Mükellefin, sorumlu olduğu bir ibâdeti yerine getirme biçimi üç türlüdür:
Edâ ne demektir?
Edâ, ibâdeti Allâh’u Teâlâ’nın belirlediği vakit içinde, rükün ve şartlarına tam riâyet ederek yapmaktır.
Örneğin öğle namazını öğle vakti içinde kılmak.
Kazâ ne demektir, hükmü nedir?
Kazâ, ibâdeti vakti çıktıktan sonra telafi etmek amacıyla yapmaktır.
Özürsüz (uyuyakalmak veya unutmak dışında) bir namazı veya orucu kazaya bırakmak haramdır ve büyük günahtır. Kişi hem o ibâdeti kaza etmeli hem de vaktinde yapmadığı için tevbe etmelidir.
İâde ne demektir?
İâde, bir ibâdeti, vakti içinde, bir eksiklikten veya fazilet (sevap artırma) isteğinden dolayı ikinci defa yapmaktır.
Örneğin tek başına namaz kılanın, cemâati görünce onlarla tekrar kılması (iâde etmesi) mendûbtur. Rükün eksikliğinden dolayı tekrar kılması ise vâcibtir.
Azîmet ne demektir?
Azîmet, Allâh’ın kulları için, arızi (geçici) bir özre bağlı olmaksızın, asli olarak koyduğu hükümlerdir. Örneğin oruç tutmak, domuz etinin haram olması gibi hükümler böyledir.
Ruhsat ne demektir?
Ruhsat, meşakkat, zaruret veya ihtiyaç gibi arızi sebeplerle, kullara kolaylık olsun diye konulan geçici ve hafifletilmiş hükümlerdir. Örneğin yolcuya namazın kısaltılması, hasta olana oruç tutmama izni, ölüm tehlikesi halinde domuz eti yeme izni gibi durumlar böyledir.
***
HÂTİME
Bu çalışmamızda; İslâm şerîatının amelî hayata yansıması olan fıkıh ilminin mâhiyetini, gâyesini, kaynaklarını ve târihî seyrini ilmi bir usûl ile ele aldık. Gördük ki fıkıh; sadece kuru kâidelerden ibâret değil, bilakis kulun Rabbiyle, kendisiyle ve toplumla olan ilişkilerini tanzim eden, delile dayalı ilâhî bir hayat nizâmıdır.
Yine bu risâlede, bir Müslümanın ibâdet ve muamelâtını Allâh’ın rızâsına uygun şekilde ifa edebilmesi için bilmesi zarûrî olan; Farz, Vâcib, Sünnet, Haram, Mekrûh, Mübâh gibi Ef’âl-i Mükellefîn’i ve Şart, Rükün, Sebeb, Sıhhat, Edâ, Kaza gibi usûl kavramlarını detaylandırdık.
Şu hususlar akıldan çıkarılmamalıdır:
• İlmin Gâyesi Ameldir: Öğrenilen her fıkhî hüküm, zihinde kalması için değil, hayata tatbik edilmek ve Allâh’a yakınlaşmak için öğrenilmektedir. Amelsiz ilim, meyvesiz ağaç gibidir.
• Fıkıh Bir Şuurdur: Bu ilim, helâl ve haram duyarlılığını kazandırarak kişiyi takvâya ulaştırır.
• Bu Bir Başlangıçtır: Bu çalışma, ilim yolcusu için bir anahtar mesabesindedir. Talebenin bundan sonraki hedefi, bu temel üzerine binâ ederek füru-i fıkıh (ilmihal detayları) ve usûl-i fıkıh ilimlerinde derinleşmek olmalıdır.
Rabbimizden niyazımız; bu çalışmayı rızâsına muvâfık kılması, bizleri dinde fâkih (ince anlayış sâhibi) kılması ve öğrendiğimiz ilimle ihlâslı bir şekilde amel etmeyi nasip etmesidir.
“Rabbim! İlmimi artır, de.” [Tâhâ: 20/114]
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Rabbinin rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.


