«
  1. Anasayfa
  2. Akide
  3. Akâidde Kıyâsın İptali ve Ehl-i Sünnet’in Tevkîfîlik İlkesi

Akâidde Kıyâsın İptali ve Ehl-i Sünnet’in Tevkîfîlik İlkesi

Akaidde Kıyas Yoktur

Akâidde Kıyâsın İptali ve
Ehl-i Sünnet’in Tevkîfîlik İlkesi

Hutbetu’l-Hâce

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür.

“Ey îmân edenler! Allâh’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve sizler ancak Müslümanlar olarak ölün!” [Âli İmrân: 3/102]

“Ey insânlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allâh’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten sakının! Şüphesiz Allâh sizin üzerinizde gözetleyicidir.” [Nisâ: 4/1]

“Ey îmân edenler! Allâh’tan sakının ve sözün en doğrusunu söyleyin ki Allâh, amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” [Ahzâb: 33/70-71]

Bundan sonra:

Muhakkak ki sözlerin en doğrusu Allâh’ın kelâmı, yolların en hayırlısı Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dîne sokulan her şey bid’at, her bid’at dalâlet, her dalâlet ise ateştedir.

Giriş

İslâm akîdesi; zât-ı ilâhiyye, melekler, kitâblar, rasûller, âhiret ahvâli, kader, îmân, küfür, tevhîd ve şirk gibi tamâmıyla gayba ve vahye taalluk eden hakîkatler etrafında şekillenen sarsılmaz esasları ihtivâ eder. Bu saha, insân idrâkini aşan, duyularla tecrübe edilemeyen ve yalnızca Âlemlerin Rabbinin bildirmesiyle bilinebilecek mutlak bir alanı temsil eder. Dolayısıyla itikad sahası, bütünüyle vahyin, yani Kur’ân-ı Kerîm’in muhkem âyetleri ile sahîh Sünnet’in mutlak hâkimiyeti altındadır. Gayb âlemine dâir hiçbir mesele, zannî çıkarımlara, felsefî tefekkürlere veya beşerî tecrübelere dayandırılamaz.

Bu mutlak vahyî hâkimiyetin bir neticesi olarak, itikad sahasında insân aklı, müstakil bir şâri’ (hüküm koyucu) veya ilâhî nasları kendi süzgecinden geçirerek yargılayan, onları kabul veya reddetme yetkisine sahip bir merci değildir. İslâm, aklı reddetmez; bilakis onu muhatap alır ve ona değer verir. Ancak Ehl-i Sünnet menhecinde aklın asıl vazifesi; vahyin naslarına kayıtsız şartsız teslim olmak, o nasların taşıdığı murâd-ı ilâhîyi fehmetmek (anlamak) ve Allâh’u Teâlâ’nın çizdiği o ilâhî sınırlar dâhilinde tefekkür ve amel eden bir idrak vasıtası olmaktır. Akl-ı sarîh (sağlam akıl), hiçbir zaman nakl-i sahîh (sahih vahiy) ile çelişmez; çeliştiği vehmedildiğinde ise asıl olan vahyin mutlak hakîkatidir, aklın ise sınırlarını aştığı veya noksan anladığı kabul edilir.

İslâm tarihi boyunca bu hassas dengeyi koruyamayan, Yunan felsefesinin ve mantık ilminin tesiri altında kalarak nassı felsefî tartışmalara ve aklî kıyâslara feda eden kelâmî fırkalar ortaya çıkmıştır. Bu fırkalar, Allâh’ın zâtını ve sıfatlarını insân aklının sınırlı kalıplarına ve dünyevî kıstaslara uydurmaya çalışmış; neticede ya ilâhî sıfatları inkâr etme (ta’tîl) ya da hâlıkı mahlûkata benzetme (teşbîh ve tecsîm) sapkınlıklarına düşmüşlerdir. Onların bu savrulmalarının aksine Sahâbe, Tâbiîn ve Etbâu’t-Tâbiîn’den oluşan Selef-i Sâlihîn, inanç esaslarının bütünüyle “tevkîfî” (yalnızca nassa dayalı ve nassın sınırında durmayı gerektiren) olduğu ilkesinden zerre miktar taviz vermemiştir. Onlar, nassın ulaştığı yerde aklın söz söyleme hakkının bittiğine inanmışlardır.

Bu risâle; İslâm inanç esaslarının muhafazası için konulmuş en büyük usûlî emniyet kâidelerinden biri olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in “لَا قِيَاسَ فِي الْعَقَائِدِ Akâidde kıyâs yoktur” kâidesinin şer’î temellerini incelemeyi gaye edinmektedir. Bu nâciz eserde, hüküm istinbâtında kullanılan fıkhî (amelî) kıyâsın meşrûiyeti ile itikadî alandaki kıyâsın bâtıllığı arasındaki mahiyet farkı ele alınacaktır. Aynı zamanda, nassın sarahati (açıklığı) karşısında ilâhî emre teslim olmak yerine şahsî akıl yürütmeye ve dünyevî benzetmelere başvurmanın (kıyâs-ı fâsit), nasıl ilk olarak İblis’in menheci olduğu ve sapkın fırkaların bu şeytanî usûlü nasıl miras aldığı şer’î delîller ışığında tahlîl edilecektir.

Yardım, hidâyet ve muvaffakiyet ancak Allâh’u Teâlâ’dandır.

Allâh’ın rahmetine muhtaç kul,

Kaan Sâlih.

Akîdenin Tevkîfîliği ve Aklın Sınırları

Akîde meselelerinde Ehl-i Sünnet’in üzerinde icmâ ettiği en temel usûl kâidesi şudur:

«الْعَقِيدَةُ تَوْقِيفِيَّةٌ.»

“Akîde tevkîfîdir.”

“Tevkîf” kavramı, lügatte durmak ve tevakkuf etmek (sınırı aşmamak) mânâlarına gelirken; ıstılahta, gaybî meselelerde yalnızca Allâh’u Teâlâ’nın kelâmında ve O’nun Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünneti’nde bildirdiği sınırda durmak, aklı ve şahsî re’yi nassın önüne hiçbir şekilde geçirmemek demektir.

Allâh’u Teâlâ hakkında ancak O’nun kendi zâtı için ispat ettiği (sâbit kıldığı) ve Rasûlü’nün haber verdiği husûslar ispat edilir; nefyettiği (reddettiği) husûslar ise nefyedilir. Bu hakîkat, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından şöyle kâideleştirilmiştir:

«الْعَقِيدَةُ تَوْقِيفِيَّةٌ، فَلَا يَثْبُتُ مِنْهَا شَيْءٌ إِلَّا بِدَلِيلٍ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ أَوْ سُنَّةِ رَسُولِهِ ﷺ.»

“Akîde tevkîfîdir; bu alanda Allâh’ın Kitâbı veya Rasûlü’nün Sünneti’nden delîl olmaksızın hiçbir şey sâbit olmaz.”

Akıl, fıtratı gereği bir yaratıcının varlığını idrak edebilse de vahyin bildirmediği ilâhî zâtın mahiyetini ve kemâl sıfatlarının nasıllığını (keyfiyetini) ihâta edemez. Deney, gözlem ve beşerî tecrübe alanı olmayan gayb âlemi, aklın müstakil çıkarımlarıyla değil; ancak masum olan “sâdık haber” (vahiy) ile bilinebilir.

 

Akâid ve Ahkâm Arasındaki Usûlî ve Menhecî Fark

Fıkıh (ahkâm) usûlünde kıyâs; hakkında nass bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki “illet” (gerekçe/sebep) birliği sebebiyle, hakkında nass bulunan bir meseleye aktarmaktır. Bu ameliyye, şer’î pratiklerin (ef’âlü’l-mükellefîn) uygulanmasında ve genişletilmesinde muteber ve şer’î bir delîldir. Ancak bu yöntem, yaratıcının zât ve sıfatları ile gaybî hakîkatler için katiyen geçerli olamaz. Zîrâ kıyâsın varlığı için aranan “ortak illet” veya “ortak cins” tasavvuru, Hâlık (Yaratıcı) ile mahlûk (yaratılmış) arasında aslen ve usûlen olarak imkânsızdır. Allâh’ın hiçbir benzeri, dengi ve zıddı yoktur.Endülüs’ün büyük muhaddîs ve fâkihi İmâm İbn Abdilber rahîmehullâh, Ehl-i Sünnet’in bu husustaki ittifakını şu muazzam usûlî tespitiyle nakleder:

«لَا خِلَافَ بَينَ فُقَهَاءِ الأَمْصَارِ وَسَائِرِ أَهْلِ السُّنَّةِ -وَهُمْ أَهْلُ الْفِقْهِ وَالحَدِيثِ- فِي نَفْيِ الْقِيَاسِ فِي التَّوحِيدِ؛ وَإِثْبَاتِهِ فِي الْأَحْكَامِ.»

“Fıkıh ve hadîs ehli olan Ehl-i Sünnet’in tamâmı ve memleketlerin fakihleri arasında, tevhîd (akîde) konusunda kıyâsın reddedilip, ahkâm (fıkıh) konusunda ise ispat edilmesi husûsunda hiçbir ihtilaf yoktur.”  

 

Kur’ân ve Sünnet Işığında Kıyâs-ı Temsîl ve Kıyâs-ı Şümûl’ün İptali

Akâid usûlünde Allâh’u Teâlâ’nın zâtını mahlûkata kıyâslamak veya O’nu dünyevî/fiziksel kanunların bir parçası gibi tasavvur etmek, Kur’ân-ı Kerîm’in muhkem naslarıyla kesin olarak yasaklanmıştır. Bu bağlamda Şeyhul-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh itikâdda iki tür kıyâsın bâtıl olduğunu açıklar: A’yı B’ye benzetmek olan kıyâs-ı temsîl ve yaratıcıyı mahlukatla aynı tümel (genel geçer) kuralın altına sokan kıyâs-ı şumûl. Bu kıyâsların reddi doğrudan nass ile sâbittir:

﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ﴾

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” [Şûrâ: 42/11]

﴿وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ﴾

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.” [İsrâ: 17/36]

﴿فَلَا تَضْرِبُوا لِلَّهِ الْأَمْثَالَ إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ﴾

“Allâh için meseller/kıyâslar getirmeyin. Şüphesiz Allâh bilir, siz bilmezsiniz.” [Nahl: 16/74]

Bu muhkem nasların ışığı altında selef imâmları, itikâdda bâtıl kıyâsı şiddetle reddetmişlerdir.

• İmâm Ahmed b. Hanbel rahîmehullâh, “Usûlü’s-Sünne” adlı eserinde, itikâdî usûlü şu sözüyle muhkemleştirir:

«لَيْسَ فِي السُّنَّةِ قِيَاسٌ، وَلَا تُضْرَبُ لَهَا الْأَمْثَالُ.»

“Sünnette (akîdede) kıyâs yoktur; ona örnekler getirilmez.”

• İmâm Şâfiî rahîmehullâh ise nasslara itaatin itikadî zarûretini ve aklî kıyâs ile nassı reddetmenin tehlikesini şöyle ifâde etmiştir:

«لِلَّهِ أَسْمَاءٌ وَصِفَاتٌ، لَا يَسَعُ أَحَدًا رَدُّهَا، وَمَنْ خَالَفَ بَعْدَ ثُبُوتِ الْحُجَّةِ عَلَيْهِ فَقَدْ كَفَرَ.»

“Allâh’ın isim ve sıfatları vardır; hiç kimsenin bunları reddetmesi câiz değildir. Hüccet kendisine ulaştıktan sonra bunlara muhâlefet eden kimse küfre düşer.”

 

Kıyâs-ı Fâsit: İblis’in Menheci ve Sapkınlığın Temeli

İslâm usûlünde sarîh nassın karşısında aklî bir kıyâsla durmak ve dînde hüküm çıkarmak, “Fâsidü’l-İ’tibâr” (Geçersiz ve bâtıl kıyâs) olarak adlandırılır. İslâm âlimlerinin ittifakıyla, nasslara karşı kendi aklını, mantığını ve yaratılış unsurlarını ölçü (kıyâs) alarak ilâhî emre isyân eden ilk varlık İblis’tir.

İblis, “Ben ateşten yaratıldım, o ise topraktan; ateş topraktan üstündür” diyerek mutlak nassa karşı kendi zannî kıyâsını öne sürmüş ve ilâhî rahmetten kovulmuştur. Selef âlimlerinden bu metodolojik sapkınlık hakkında kritik nakiller şöyledir:

• İbn Abbas radîyallâhu anh, şöyle demiştir:

«أَوَّلُ مَنْ قَاسَ إِبْلِيسُ فَأَخْطَأَ الْقِيَاسَ فَمَنْ قَاسَ الدِّينَ بِشَيْءٍ مِنْ رَأْيِهِ قَرَنَهُ اللَّهُ مَعَ إِبْلِيسَ.»

“Kıyâs yapan ilk kişi İblis’tir ve o kıyâsta hata etmiştir. Kim dîni meseleleri kendi şahsî görüşüyle kıyâslarsa, Allâh onu İblis ile beraber kılar.”

• İbn Sîrîn radîyallâhu anh, şöyle demiştir:

«مَا عُبِدَتِ الشَّمْسُ إِلَّا بِالْقِيَاسِ.»

“Güneş’e ve diğer putlara ancak hatalı kıyâslar sebebiyle ibâdet edilmiştir.”

İblis’in yaptığı kıyâs sadece şer’ân değil, aklen de fâsittir. Zîrâ toprak hilm, sebat ve bereketi temsil ederken; ateş yakıcılık ve tahribatı temsil eder.

• İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh, İblis’in bu menhecini tafsilatlandırırken şöyle demiştir:

«وَقَاسَ قِيَاسًا فَاسِدًا فِي مُقَابَلَةِ نَصِّ… فَأَخْطَأَ قَبَّحَهُ اللَّهُ فِي قِيَاسِهِ وَدَعْوَاهُ أَنَّ النَّارَ أَشْرَفُ مِنَ الطِّينِ أَيْضًا.»

“(İblis) Allâh’u Teâlâ’nın ‘Onun için secdeye kapanın’ şeklindeki nassına karşı fâsit (bâtıl) bir kıyâs yaptı ve secdeyi terk ederek meleklerin arasından ayrılıp saptı… Allâh onu kahretsin, ateşin topraktan daha şerefli olduğu iddiasında ve yaptığı bu kıyâsta tamâmen hatâ etmişti.”

• Şeyh Muhammed eş-Şankıtî rahîmehullâh, şu kesin kâideyi koymuştur:

«فَكُلُّ مَنْ رَدَّ نُصُوصَ الْوَحْيِ بِالْأَقْيِسَةِ فَسَلَفُهُ فِي ذَلِكَ إِبْلِيسُ.»

“Kim vahyin naslarını kıyâslarla reddederse, bu konudaki selefi (öncüsü ve önderi) İblis’tir.” 

 

Tevhîd ve Şirk Konularında Kıyâsın İptali

Tevhîd, İslâm akîdesinin kalbi ve bütün rasûllerin ortak dâvetinin özüdür. Şirk ise tevhîdin zıddı olup, Allâh’ın asla bağışlamayacağını bildirdiği en büyük zulümdür. Akâidde kıyâsın yasaklanması kuralı, en şiddetli ve tavizsiz şekliyle tevhîd ve şirk meselelerinde karşımıza çıkar. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm ve İslâm tarihi incelendiğinde, insânoğlunun tevhîd çizgisinden saparak şirke düşmesinin ve putperestliğin ortaya çıkmasının temelinde yatan en büyük etkenin “kıyâs-ı fâsit” (geçersiz, bâtıl kıyâs) olduğu açıkça görülür. Müşrikler, şirke düşerken Allâh’ı inkâr etmemişler; bilakis yaratıcının zâtını, icraatlarını ve O’na ulaşma yollarını dünyevî varlıklara ve kanunlara kıyâs etmişlerdir.

• Şirkin Temel Argümanı (Dünyevî Krallar Kıyâsı): Tarih boyunca müşriklerin (ve günümüzde aracı edinen sapan fırkaların) şirke düşmelerine sebep olan en meşhur bâtıl kıyâs, “Âlemlerin Rabbini dünyâdaki krallara ve yöneticilere kıyâs etmektir.” Müşrik akıl şu mantığı yürütmüştür: “Dünyâdaki bir krala veya yöneticiye doğrudan ulaşılamaz. Ona ulaşmak ve öfkesinden korunmak için araya makam sâhibi vezirlerin, sevdiklerinin veya şefâatçilerin konulması şarttır. Allâh da kralların en büyüğüdür (Melikü’l-Mülk); öyleyse günahkâr kullar olarak bizim O’na doğrudan yönelmemiz saygısızlık olur. O’na da ancak O’nun sevdiği velîler, melekler, sâlih zâtlar veya onları temsîl eden putlar aracılığıyla ulaşabiliriz.”

• Kur’ân’ın Reddiyesi: İşte Kur’ân-ı Kerîm, müşriklerin bu fâsit kıyâsa dayanarak uydurdukları şefâat inancını ve aracı (vesîle) edinme eylemini şiddetle reddetmiş, bunun adının şirk olduğunu ilân etmiştir:

﴿مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى﴾

“Biz onlara sadece, bizi Allâh’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz…” [Zumer: 39/3]

Selef-i Sâlihîn ve muhakkik âlimler, Allah’ı mahlûkata kıyâs etmenin (kıyâs-ı temsîl) neden fâsit ve şirkin temeli olduğunu şu usûlî farklarla çürütmüşlerdir:

1. İlim Bakımından Kıyâsın Çöküşü: Dünyevî krallar halklarının durumunu bilmez, bu yüzden bilgi getirecek aracılara muhtaçtırlar. Oysa Allâh’u Teâlâ, kalplerin en gizli fısıltılarını dahi hakkıyla bilendir (el-Alîm, el-Habîr). O’nun haberdar edilmek için bir aracıya ihtiyacı yoktur.

2. Merhamet Bakımından Kıyâsın Çöküşü: Dünyevî yöneticiler öfkeli olabilir; yakınları araya girerek onların kalbini yumuşatır. Oysa Allâh, Erhamu’r-Râhimîn’dir. Hiçbir mahlûkun, yaratıcıyı kullarına karşı merhamete zorlaması söz konusu olamaz.

3. Kudret Bakımından Kıyâsın Çöküşü: Dünyevî krallar mülklerini idare etmek için ordulara ve yardımcılara muhtaçtırlar. Oysa Allâh, mutlak kudret sahibidir (el-Kavî), Samed’dir. O, ancak kendi izniyle şefâate müsaade eder.

 

İtikadî ve Kelâmî Sapmaların Temelindeki Kırılma ve Ehl-i Sünnet’in İtidal Çizgisi

Akîdede “kıyâs-ı ukûl” (akılların kıyâsı) ve “kıyâs-ı fâsit” (bâtıl benzetme) metodunu Kur’ân ve Sünnet naslarının mutlak belirleyiciliğinin önüne geçiren fırkalar, yalnızca Allâh’ın sıfatları husûsunda değil, ulûhiyyet tevhîdi husûsunda da devasa hezeyanlara düşmüşlerdir. Bu fâsit metodun açtığı sapmalar şu şekildedir:

Müşrikler ve Putperest Zihniyetli Fırkalar (Şefaat ve Aracı Edinenler): Allâh’u Teâlâ’yı dünyevî krallara ve mahlûkat içerisindeki âciz yöneticilere kıyâs ederek, zât-ı ilâhiyye’ye doğrudan ulaşılamayacağı zannına kapılmışlardır. İbâdetleri mahlûkata yönelten bu sapma, bütünüyle hâlıkı mahlûka kıyâs etmenin yıkıcı bir sonucudur.

Cehmiyye ve Mu’tezile:Allâh’ın vasıflarını doğrudan mahlûkata kıyâslayarak zihinlerinde bir teşbih (benzetme) kurmuşlar, ardından bu “zihnî teşbih”ten kaçmak adına O’nun kemâl sıfatlarını tamâmen veya kısmen inkâr etmişlerdir (ta’tîl). Örneğin Allâh’ın kelâm sıfatını, “Kelâm ancak iki dudaktan ve havanın titreşmesinden çıkar” şeklindeki aklî ve fiziki bir kıyâsla reddetmişlerdir.

Müşebbihe ve Mücessime: Yaratıcının sıfatlarını ve zâtını, doğrudan yaratılmışların sıfatlarına ve cisimlerine kıyâslayarak sarih benzetmeye (teşbih) düşmüşlerdir.

Eş’ariyye ve Mâtürîdiyye: Kendi belirledikleri aklî ilkelere ve kelâmî kıyâslara uymadığı gerekçesiyle birtakım haberî sıfatlarda nasları zâhirinden koparmış ve te’vîl (semantik tahrif) yoluna başvurmuşlardır.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat ise şirke kapı aralayan fâsit kıyâslar ile sıfatları tahrif eden ifrat (teşbih) ve tefrit (ta’tîl) bataklıkları arasında hakkaniyetli menheci şu altın kural ile asırlardır muhafaza etmiştir:

«إِثْبَاتٌ بِلَا تَشْبِيهٍ وَتَنْزِيهٌ بِلَا تَعْطِيلٍ.»

“Mahlukata benzetmeksizin (teşbihsiz) isbat, nassları inkâr etmeksizin (ta’tilsiz) tenzih.”

Ehl-i Sünnet âlimleri, bid’at ehline ve aracı edinen müşriklere karşı şu kesin ilmî teşhisi koymuştur: “Sizin aklî te’vîllerinizin, sıfatları reddetmenizin ve aracı/şefâatçi edinerek şirke düşmenizin temel sebebi; başlangıçta kendi kıt aklınızla Allâh’ı mahlûkata kıyâs etmenizdir. Oysa ‘O’nun benzeri hiçbir şey yoktur ve O, hakkıyla işiten, hakkıyla görendir’ [Şûrâ: 11].”

Ne Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, ne de sahâbe-i kirâm ve tâbiînden hiçbiri, “Bu nasların zâhirine inanmayın, Allâh’a ulaşmak için dünyevî krallara yaptığınız gibi aracılar edinin veya kendi aklınızın kıyâslarının gerektirdiği felsefî kâidelere inanın” dememiştir. Aksine, tevhîd ve sıfatlar bütünüyle tevkîfîdir; aklî çıkarımlara değil, vahye mutlak teslimiyete dayanır.

 

Sonuç

“Akîdede kıyâs yoktur” kâidesi, yalnızca kuru bir usûl cümlesi değil; İslâm inancının saflığını muhafaza için konulmuş en büyük emniyet unsurlarından biridir. Dînde nassın sarahatinin bulunduğu yerde, felsefî re’y ve aklî kıyâs bütünüyle bâtıldır. Kaide çok açıktır:

«لَا مَدْخَلَ لِلْقِيَاسِ وَالرَّأْيِ فِي أُصُولِ الدِّينِ.»

“Usûlü’d-dînde/Akîdede kıyâsın ve şahsî görüşün yeri yoktur.”

İnsânın kendi sınırlı aklî mantığını ve bu âleme âit yaratılış kanunlarını yaratıcının zâtına, sıfatlarına ve gayb âlemine uygulamaya kalkması; küfrün, şirkin ve ilâhî sıfatları inkârın kapısını açan, temeli İblis’in isyânına dayanan fâsit ve karanlık bir yoldur.

Muvahhîd bir Müslüman ve ilim talebesine düşen en mühim vazife; kendi aklını nassın hâkimi değil, nassın mütevazı bir hizmetkârı kılmak; inanç esaslarında Kur’ân’a, sahîh Sünnet’e ve Selef-i Sâlihîn’in icmâına tam bir inkiyad ve teslimiyetle tâbi olmaktır.

Allâh’u Teâlâ bizleri, heva ve heveslerinden arınmış, bâtıl kıyâsları elinin tersiyle itmiş, Kitâb ve Sünnet’e kayıtsız şartsız teslim olarak Selef-i Sâlihîn’in pak ve aydınlık yolundan ayrılmayan muvahhîd kullarından eylesin. Âmin.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm, yaratılmışların en hayırlısı, hidâyet rehberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, onun pak âlinin ve güzide ashâbının üzerine olsun.

 

 

 

 

Bir Cevap Yaz