«
  1. Anasayfa
  2. Makaleler
  3. İyiliği İnşâ Etmek ve Kötülükten Sakındırmak

İyiliği İnşâ Etmek ve Kötülükten Sakındırmak

makaleler7

İyiliği İnşâ Etmek ve Kötülükten Sakındırmak

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür.

Bundan sonra:

Şerîatın asıllarına ve selef-i sâlihînin menhecine nazar kılındığında görülür ki; İslâm’ın rüknü, tevhîd akîdesini yeryüzünde ikâme etmek ve bu akîdeyi lekeleyecek her türlü şirki, bid’ati ve fıskı ortadan kaldırmaktır. Bu muazzam gâyenin yegâne ameliye yolu ise emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker rüknüdür. Bu şer’î mükellefiyet; felsefî bir nazariye, vicdânî bir tavsiye yahut beşerî bir ahlâk nazariyesi değildir. Bilâkis o, Kitâb ve Sünnet’in nasslarıyla sınırları çizilmiş, kulun kalbini diri tutan, amelleri şer’î nizâm üzere sâbitleyen ve ümmetin ittifakıyla farz kılınmış bir esastır.

Müminlerin ittibâ etmekle memur olduğu şer’î nasslar, bu amelin ümmetin varlık gâyesi olduğunu açıkça beyân eder. Allâh’u Teâlâ, Kitâb-ı Kerîm’inde kemâl sıfatına sâhib necât ehli bir tâifeyi zikrederek şöyle buyurmaktadır:

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ ۚ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [Âl-i İmrân: 3/104]

Âyette geçen “ümmet” lafzı; sarsılmaz bir akîdeyle bir araya gelmiş, bid’atlerin karanlığına karşı sünnetin nurunu müdâfaa eden, fıtratı bozulmamış bir tâifedir. Bu tâife, tıpkı sâlim bir bedenin mikroplara geçit vermeyen muhâfızları gibidir.

Ümmet-i Muhammed’in geçmiş kavimlere olan üstünlüğü ve şerefi de yine bu şer’î amele bağlanmıştır:

كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allâh’a îmân edersiniz.” [Âl-i İmrân: 3/110]

Allâh’u Teâlâ, bu âyetinde hayırlı olma vasfını ma’rûfu emredip münkeri nehyetme şartına bağlamıştır. Buradan anlaşılan ilmî hakîkat şudur: Îmân, amelden soyutlanamaz; hakîkî îmân, münker karşısında harekete geçen ve ma’rûfu ikâme eden îmândır.

Bu amel, müminler arasındaki velâyet ve sadâkat bağının şer’î tezâhürüdür:

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ ۚ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velîleridir. İyiliği emreder, kötülükten men ederler…” [Tevbe: 9/71]

Mümin, kardeşini ateşe terk etmeyen, ona hakkı tavsiye eden muvahhiddir.

Bu rükün, nefsî arzulardan uzak, tamâmen şer’î salâhiyet ve imkân dâiresinde icrâ olunur. Yeryüzünde güce ve temkîne (iktidâra) kavuşmanın şer’î gâyesi, yine bu esasa hizmet etmektir:

الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ

“Onlar ki, kendilerine yeryüzünde imkân verdiğimiz zaman namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülükten men ederler.” [Hac: 22/41]

Âyet-i kerîme açıkça beyân eder ki; otorite ve güç, nefsî hevâları tatmin etmek için değil, Allâh’u Teâlâ’nın hudutlarını korumak için birer emânettir.

Bu şuur, temyiz çağındaki çocuktan devlet idâresine kadar hayatın her cüz’ünde sâbittir. Hikmet sahibi Lokmân aleyhisselâm evlâdına tevhîdden sonra bu esâsı emretmiştir:

يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلَىٰ مَا أَصَابَكَ

“Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten men et ve başına gelene sabret.” [Lokmân: 31/17]

Zîrâ selefin de beyân ettiği üzere; münkeri nehyeden kimsenin eziyet görmesi kaçınılmaz bir sünnetullâhtır. Bu yolda ayakların sâbit kalması ise ancak sebat ve sabır ile mümkündür.

Münkeri gördüğü hâlde sükût etmek, selefin menhecinde korkaklık ve nifâk alâmeti sayılmıştır. Sünnet-i Seniyye, münkerin izâlesi husûsunda müminin şer’î mükellefiyet derecelerini şu hadîs-i şerîfle tanzim etmiştir:

مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ

“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle; buna da gücü yetmezse kalbiyle (buğz etsin). Bu ise îmânın en zayıf derecesidir.” [Müslim, 49]

Bu nebevî ölçü, müminin durması gereken safı belirler. Eliyle değiştirmeye gücü yetenin (emîr sâhiblerinin) fiilen, diliyle değiştirmeye gücü yetenin (âlimlerin) ilimle, buna da gücü yetmeyenin kalbiyle münkerden nefret etmesi farzdır. Kalbiyle dahi buğz etmeyen kimsenin îmânından geriye bir zerre kaldığını iddia etmek mümkün değildir. Zîrâ Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: الدِّينُ النَّصِيحَةُ “Dîn nasihattir.” [Müslim, 55] buyurarak dîni samîmiyete, sadâkate ve müminlerin birbirini şer’î yönden muhâfaza etmesine bağlamıştır.

Eğer bu muhâfaza terk edilirse, geçmiş kavimlerin başına gelen helâk kaçınılmaz olur. Allâh’u Teâlâ, İsrâiloğullarının lânetlenme sebebini zikrederken şöyle buyurur:

كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُ

“İşledikleri kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmiyorlardı.” [Mâide: 5/79]

Münker karşısında dilsiz kalan bir toplum, fıskın meşrûlaşmasına zemin hazırlar.

Bu sükûtun neticesi ise duânın perdelenmesi ve umûmî azâbın inmesidir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem kasem ederek şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ، وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ، أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللَّهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَابًا مِنْهُ، ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلَا يُسْتَجَابُ لَكُمْ

“Nefsim elinde olan Allâh’a yemin ederim ki; ya iyiliği emredecek, kötülükten men edeceksiniz; yahut Allâh size katından bir azâb gönderecek, sonra O’na duâ edeceksiniz de duânız kabul edilmeyecektir.” [Tirmizî, 2169]

Zâlimlerin zulmüne, fâsıkların fıskına sessiz kalanlar, o fıskın cezasına da ortak olurlar:

إِنَّ النَّاسَ إِذَا رَأَوُا الظَّالِمَ فَلَمْ يَأْخُذُوا عَلَى يَدَيْهِ، أَوْشَكَ اللَّهُ أَنْ يَعُمَّهُمْ بِعِقَابٍ مِنْهُ

“İnsanlar zâlimi görüp de onun elini tutmazlarsa, Allâh’ın onları umûmî bir azâbla kuşatması yakındır.” [Ebû Dâvûd, 4338]

Sünnete sarılan, seleften tevârüs eden ilmî yapıyı muhâfaza eden her muvahhid bilir ki zâlim karşısındaki hakkın beyânı cihâdın en efdalidir. Nitekim Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur:

أَفْضَلُ الْجِهَادِ كَلِمَةُ حَقٍّ عِنْدَ سُلْطَانٍ جَائِرٍ

“Cihâdın en fazîletlisi, zâlim sultanın yanında hak sözü söylemektir.” [Ebû Dâvûd, 4344]

Bu hadîs-i şerîf, pısırıklığı reddeden şer’î bir izzet ilânıdır. Ancak bu mukaddes görev; şer’î ilme, sâlim bir fıkha, ihlâsa ve rıfka (yumuşaklığa) muhtaçtır. Bilgisizce yapılan her emr-i bi’l-ma’rûf, fesattan başka bir şey doğurmaz; bir fesat başka bir fesatla yok edilemez. Bizler, bid’atlerin ve münkerlerin sel gibi aktığı bu asırda, Kitâb-ı Kerîm’in muhkem âyetlerini ve Sahîh Sünnet’in nûrlarını rehber edinerek, selef-i sâlihînin menheciyle marûfu yaymak ve münkeri nehyetmekle mükellefiz. Kurtuluş; hevâlara uymakta değil, nassların lafzına ve ruhuna kayıtsız şartsız teslim olmaktadır.

Ve ahîru da’vana enil hamdulillahi rabbil âlemin.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

Bir Cevap Yaz