İhlâsın Sosyal İmtihânı
Hamd, varlığıyla mevcûdâtı yokluğun karanlığından aydınlığa çıkaran, insânı ahsen-i takvîm üzere halk edip ona kalbî bir pusula bahşeden âlemlerin Rabbi Allâh’a mahsûstur. Kâinâtın en mutenâ kandili, ahlâkın ve vefânın zirvesi, beşeriyetin ebedî rehberi Peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e onun mukaddes davâsını omuzlayan âline, ashâbına ve zamanın ötelerinden kıyâmetin ufkuna dek onların izini sadâkatle tâkip edenlerin üzerine salât ve selâm olsun.
İnsân, dünyâ hayatına yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, ahlâkî ve mânevî bir tekâmül süreci yaşamak üzere gönderilmiştir. Bu tekâmülün mihveri ve amellerin rûhu ise şüphesiz “ihlâs” kavramıdır.
İhlâs; kalbi dünyevî menfaatlerden, beşerî beklentilerden, övgü ve yergi kaygılarından arındırarak yalnızca ve yalnızca el-Ahâd ve es-Samed olanın rızâsına kilitlemektir. Kulun niyetini saf tutması, amellerini görünür kılma arzusundan (riyâ) uzaklaştırması ne kadar büyük bir mânevî cihâd ise, bu amelleri çevreleyen toplumsal koşulların ağırlığı karşısında dik durabilmesi de o denli çetin bir imtihândır.
İnsân, yapısı gereği sosyal bir varlıktır ve çevresiyle sürekli bir etkileşim hâlindedir. Bu etkileşim süreci her zaman yapıcı, destekleyici veya takdîr edici olmaz. Çoğu zaman iyiliğin karşısında nankörlük, hakîkatin karşısında cehâlet, fedâkârlığın karşısında ise umursamazlık barikatları kurulur. İşte bu noktada müminin önünde iki yol belirir: Ya dış dünyânın tahmin edilemez tepkilerine kapılıp ulvî yürüyüşünü yarıda bırakacaktır ya da ihlâs kalkanını kuşanarak toplumsal dalgalanmalara karşı rûhsal bir mukâvemet gösterecektir.
İnsânın mânevî yolculuğundaki en büyük muhâlifi olan şeytan, insân psikolojisini çok iyi tahlîl eden güçlü bir manipülatördür. O, takvâ elbisesini giymiş, hayâtını Allâh rızâsına adamış sâlih bir mümini doğrudan doğruya büyük günahlara (kebâir) veya açık haramlara sevk edemeyeceğini çok iyi bilir. İhlâslı bir kalbe fuhşiyâtı, zulmü ya da isyânı doğrudan kabûl ettirmek zordur. Bu sebeple şeytan, taktik değiştirerek daha sinsi ve dolaylı bir strateji geliştirir: Hayrı engellemek veya mevcût hayırlı amelleri niteliksizleştirmek.
Büyük İslâm âlimi Hasan-ı Basrî rahîmehullâh bu hakîkati şu vecîz sözüyle ifâde etmektedir:
“Şeytan, mümini ya günahla meşgûl eder; buna güç yetiremezse onu hayırdan alıkoymaya çalışır.”
Bu süreç genellikle müminin çevresindeki insânların olumsuz tavırlarını zemîn olarak kullanır. Bir mümin düşünelim ki, toplumun islâhı, fakirlerin gözetilmesi veya ilmin yayılması için gecesini gündüzüne katmaktadır. Şeytan bu kişiye gidip: “Bu işi bırak, günah işle” demez. Aksine, onun muhâtap olduğu insânların nankörlüğünü, kabalığını veya anlayışsızlığını birer büyüteç vasıtasıyla onun zihninde devleştirir. Müminin kalbine şu vesveseleri fısıldar: “Sen bu insânlar için büyük emek ediyorsun ama bak, onlar senin kıymetini bilmiyorlar. Sana arkandan kötü konuşuyorlar. Bu câhillere bu iyilik fazla. Değmeyen insânlar için kendini neden hırpalıyorsun? Çekil köşene, sadece kendi ibâdetinle meşgûl ol.”
Bu fısıltı, ilk bakışta insâna bir tür “haklılık” veya “izzetinefis” müdâfaası gibi görünür. Oysa bu, şeytanın mümini aktif iyilikten pasif bir inzivâya, oradan da mânevî bir atâlete sürüklemek için kurduğu en tehli̇keli tuzaktır. Kişi, insânların olumsuz tavırlarını haklı bir gerekçe gibi görerek hayırlı bir ameli bıraktığında, farkına varmadan şeytanın nihâî hedefini gerçekleştirmiş olur. İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye rahîmehullâh da şeytanın hilelerini tasnîf ederken, onun en büyük mahâretlerinden birinin insânı daha fazîletli amelden alıkoymak veya hayrı tamâmen terk ettirmek olduğunu ifâde eder. İyiliği insânların nankörlüğü yüzünden terk etmek, aslında insânlara tepki göstermek değil, şeytanın irâdesine boyun eğmektir.
İslâm, mümini dış dünyâdan gelen etkilere karşı edilgen bir nesne olarak değil; aksine dış dünyâyı dönüştüren, ahlâkı inşa eden etken bir özne olarak konumlandırır. Kur’ân-ı Kerîm, toplumsal ilişkilerin gerilimli anlarında müminin nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğini net bir biçimde formüle eder. Allâh’u Teâlâ, Mâide Sûresi’nde hayâtın aslî gâyelerinden birini şöyle belirler:
“İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.” [Mâide: 5/2]
Bu âyet, iyiliğin kurumsallaşmasını ve toplumsal bir ağ oluşturmasını emreder. Çevredeki insânların olumsuzlukları, bu yardımlaşma ağını koparmanın meşrû bir sebebi olamaz. Aksine, kötülüğün yaygınlaştığı zemînlerde iyilik üzerinde yardımlaşmanın ehemmiyeti katbekat artar. İyiliğin metodolojisi ise Fussilet Sûresi’nde muazzam bir psikolojik kanunla açıklanır:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel davranışla sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluverir.” [Fussilet: 41/34]
Bu ilâhî emir, ahlâkî bir devrimin reçetesidir. Âyet-i kerîme, kötülüğe misliyle karşılık vermeyi ya da kötülük karşısında küsüp geri çekilmeyi reddeder. İnsânların kabalığına kabalıkla, nankörlüğüne sırt çevirmeyle karşılık vermek, kötülüğün üremesine ve meşrûlaşmasına zemîn hazırlar. Oysa kötülüğü “en güzel olanla” (ahsen) savuşturmak, kötülük yapanın vicdân mekanizmasını harekete geçirir. Nankörlük gören bir muhtesip ihsânını kesmediğinde, inkâr gören bir dâvetçi üslûbunu bozmadığında, muhâtap zamanla kendi çirkinliğinin aynasını müminin asîl duruşunda görür ve erir. Müminin vazîfesi, nihâî noktada insânları hidâyete erdirmek veya onlardan mutlaka olumlu bir netice devşirmek değildir; kulun yegâne vazîfesi ilâhî emre itâat etmek ve ahlâkî duruşunu muhâfaza etmektir.
Tarih boyunca hakîkatin sancaktarlığını yapan peygamberlerin hayâtları, insânların olumsuz tepkileri karşısında nasıl bir sebât gösterilmesi gerektiğinin en somut ve canlı levhâlarıdır.
Rasûller, gönderildikleri toplumlar tarafından güllerle karşılanmamıştır. Aksine onlar alayla, boykotla, iftirâyla, sürgünle ve ölüm tehditleriyle yüz yüze kalmışlardır. Eğer amelleri ve dâveti insânların kabûlüne veya iyi niyetine endeksli olsaydı, Nûh aleyhisselâm dokuz yüz elli yıl boyunca bir avuç insân uğruna o çetin mücadeleyi sürdürmezdi. Tâif’te taşlanan, mübârek ayakları kana bulanan el-Emîn Muhammed aleyhisselâm kendisine bu zulmü revâ gören kavmin helâkini değil, hidâyetini dilemezdi.
Allâh’u Teâlâ, tebliğ ve irşât yolunda yürüyenlerin rehberi olan Allâh Rasûlü Muhammed aleyhisselâm’a ve onun şahsında tüm müminlere şu ilkeyi vazetmektedir:
“Artık sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme.” [Hicr: 15/94]
Bu âyet, dış seslerin, alaycı tavırların ve düşmanca duruşların müminin zihin dünyâsında bir ağırlık oluşturmaması gerektiğini ihtâr eder. Yürünecek yol bellidir, emir nettir; gerisi teferruâttır. Ancak bu yolda yürümek yüksek bir enerji ve sarsılmaz bir irâde gerektirir. İşte bu irâdenin yakıtı da sabırdır. Rabbimiz şöyle buyurur:
“Sabret! Senin sabrın ancak Allâh’ın yardımıyladır.” [Nahl: 16/127]
Mümin, sabrı kendi nefsinin ham hamâsetinden değil, Allâh’ın teyîdinden ve yardımından alır. Peygamberlerin vârisleri olan hak ehli, insânların yüz çevirmelerinden, nankörlüklerinden veya kınamalarından etkilenerek meydanı boş bırakamazlar. Çünkü bilirler ki, karanlığın cüreti, aydınlığın sessizliğinden ve geri çekilmesinden beslenir.
İslâm dîninin ahlâk telâkkisi, dünyâdan el etek çekip dağ başlarında veya tecrit edilmiş mekânlarda kendi dîndarlığını kutsayan bir mistisizm değildir. İslâm, hayâtın tam kalbinde, pazarın ortasında, ağlayan bir yetîmin yanı başında, câhilin cehâletinin tam karşısında yaşanan bir dîndir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, müminin sosyal sorumluluğunu ve insân ilişkilerindeki tahammül sınırını şu muazzam hadîs-i şerîfiyle beyân buyurmuştur:
“İnsânlarla bir arada yaşayan ve onların eziyetlerine sabreden mümin, insânlarla bir arada yaşamayan ve onların eziyetlerine sabretmeyen müminden daha hayırlıdır.” [Tirmizî, Sıyâmetu’l-Kıyâme: 55]
Bu hadîs, modern zamanların en büyük açmazlarından biri olan “bireyselcilik” ve “sosyal fobi” duvarlarını yıkar. İnsânlarla ilişki kurmak, doğası gereği risk almaktır; kırılmayı, incinmeyi, haksızlığa uğramayı göze almaktır. Hadîs-i şerîf, “İnsânlar kötüdür, o hâlde onlardan uzak durayım” kolaycılığını reddeder. Gerçek fazîlet, toplumsal arızaların ortasında bir islâh unsûru olarak kalabilmek, insânların kabalıklarına, anlayışsızlıklarına göğüs gerebilmek ve bu eziyetleri birer manevî olgunlaşma basamağı olarak görebilmektir. Toplumdan kaçarak ulaşılan temizlik, test edilmemiş sanal bir temizliktir; asıl temizlik ve metânet, çamurlu yollardan yürüyüp eteğine çamur bulaştırmama irâdesini gösterebilmektedir.
Hayât, kul ile Allâh arasında yaşanması gereken dikey bir sadâkat hikâyesidir. İnsânlar ise bu hikâyenin yalnızca yatay düzlemdeki karakterleri ve imtihân vesîleleridir. Mümin, hayat sahnesinde yürürken adımlarını insânların takdîr alkışlarına veya tenkît ıslıklarına göre ayarlamaz. Onun kıblesi tektir, o da rızâ-i ilâhîdir.
İnsânlar nankörlük edebilir; zîrâ insânın mayasında nisyân ve nankörlük mevcuttur. İnsânlar yapılan iyilikleri inkâr edebilir, kıymet bilmeyebilir, hatta iyiliğe kötülükle mukâbele edebilir. Fakat bilinmelidir ki, amellerin tescîl edildiği defter insânların hafızası değil, Allâh’ın mîzânıdır. Kulun amelini zâyi etmeyecek, ona zerre miktarı haksızlık yapmayacak olan yegâne merci el-Adl ve eş-Şekûr olan Allâh’tır.
Sonuç olarak; câhiller kaba davransa da mümin nezâfet ve nezâketini bozmayacak; nankörler sırt dönse de ihsân köprülerini yıkmayacak; inkârcılar ve gâfiller kulaklarını tıkasa da o hakîkatin gür sesini fısıldamaya devam edecektir. Çünkü değer, neticede değil niyettedir; kıymet, insânların alkışlarında değil, Allâh’ın “râzı oldum” hitâbındadır. Kulun yegâne sığınağı, dayanağı ve nihâî hedefi, ödülü verecek olan âlemlerin Rabbi Allâh’ın sonsuz rahmetidir.
Ve ahîru da’vana enil hamdulillahi rabbil âlemin.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

