«
  1. Anasayfa
  2. Akide
  3. Silsile Tekfîr

Silsile Tekfîr

s.tekfir

SİLSİLE TEKFÎR

Mukaddime

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allâh’a sığınırız. Allâh kime hidayet ederse onu saptıracak, kimi de saptırırsan ona hidayet edecek yoktur. Şehâdet ederim ki Allâh’tan başka ilâh yoktur, O tektir ve ortağı yoktur. Ve şehâdet ederim ki Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür.

Bundan sonra:

Bu risâleyi, zamanımızda ifrat (aşırılık) ve tefrit (gevşeklik) ehli arasında büyük bir fitneye dönüşen, hakîkati ehil olmayanların dillerinde zâyi edilen “Tekfîr ve Silsile-i Tekfîr” meselesini, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in usûlü dâiresinde açıklamak gâyesiyle kaleme aldım. Yardım ve başarı hiç şüphesiz Allâh’u Teâlâ’dandır.

Tekfîrin Ciddiyeti ve Hükmü

Allâh’ın rahmeti üzerine olsun, bilmelisin ki! Tekfîr cidden zor, tehlikeli ve mühim bir meseledir. Bu noktada söz, Allâh’u Teâlâ’nındır sonra da O’nun rasûlü Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’indir. Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Tekfîr, Allâh’ın hakkıdır, sadece Allâh ve Rasûlü’nün tekfîr ettiği kimse tekfîr edilir. Ayrıca muayyen bir şahsın tekfîr edilmesi ve öldürülmesinin câiz olması, muhâlefet edenin kâfir olacağı nebevî hüccetin kendisine ulaşmasına bağlıdır.” [Edduresu’s-Seniyye: 10/227]

Şeyh Muhammed bin Abdulvehhâb rahîmehullâh ise şöyle demiştir:

“Biz Allâh’a hamdolsun ki ehl-i kıbleden hiç kimseyi günahı sebebiyle tekfir etmeyiz. Biz ancak Allâh ve Rasulü’nün nassla bildirdiği ve ümmetin sadık dili olan Muhammed ümmeti âlimlerinin küfür olduğu üzerinde icmâ ettiği şeylerle onları tekfîr ederiz.” [Edduresu’s-Seniyye: 1/308]

Tekfîr, zâhiri İslâm olan bir şahsın dînden döndüğüne hükmetmektir. Bunun dünyevî sonucu olarak da o kişinin haram olan kanı ve malı -şer’î şartlarına binaen- İslâm’ın korumasından çıkar; eşinden boş olur, kestiği yenmez, arkasında namaz kılınmaz ve Müslüman mezarlığına defnedilmez. Ebedî olarak cehennem azâbını hak eder.

Bu ağır sonuçlar sebebiyle, işlenen fiilin veya söylenen sözün küfür olduğu hakkında delîller güneş gibi aydınlık olmadıkça ve faildeki tüm şüpheler (cehalet, te’vil, ikrah, hata gibi manîler) kalkmadıkça tekfîr caiz değildir. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

«أَيُّمَا امْرِئٍ قَالَ لِأَخِيهِ: يَا كَافِرُ. فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا. إِنْ كَانَ كَمَا قَالَ. وَإِلَّا رَجَعَتْ عَلَيْهِ».

“Hangi kişi kardeşine ‘Ey kâfir’ derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer (karşıdaki) dediği gibiyse (ona), değilse (söyleyene) döner.” [Müslim, 111 (60)]       

Bu hadîs, tekfîr kılıcını usulsüzce sallayanlar için büyük bir tehdittir. Şeyh Abdullatif bin Abdurrahmân rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Kim kardeşine ‘ey kâfir’ derse, bu söz ikisinden birine döner.” Bu durumda tekfir sözünü mutlak olarak kullanmak, tekfir edenin cehaletine ve hükümlerin idrak yerlerini bilmediğine delildir.” [Edduresu’s-Seniyye: 10/424]

Ancak meselenin diğer bir yüzü daha vardır:

Delîller sübut (kaynağın kesinliği) ve delâlet (mânânın açıklığı) açısından sâbit olup, fâilin durumu aydınlandığında ve şüphe katreleri dahi kalmadığında, küfür işleyen ve hüccet ikâme edilen bir kimseyi tekfîr etmemek de asla câiz değildir. Yahûdî, Hristiyan ve Mecûsî gibi aslî kâfirleri veya dînden çıktığı kat’i icmâ ile sâbit olan mürtedleri tekfîr etmeyen kişi, İslâm’ın asıllarını yıkmış olur. Nitekim İslâm âlimlerinin ittifakla zikrettiği nevâkıd (İslâm’ı bozan haller) kâidesi şöyledir:

“من لم يكفر الكافر، فهو كافر / Kim kâfiri tekfîr etmezse o da kâfirdir.”

Maalesef ki bu konuda -diğer tevhîdî meselelerde olduğu gibi- ilimde derinleşmemiş, usul bilmeyen birtakım kimseler konuşmakta, ifrat ve tefrit ehli zihinleri bulandırmaktadır. Bu sebeble kolay olan zorlaşmış; açık olan kapalı gibi gözükmeye başlamıştır. Şeyh Abdullatif bin Abdurrahmân rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“En büyük şaşkınlık, ilim ve marifette yeterli seviyeye ulaşmadıkları halde tekfîr meseleleri hakkında konuşan şu câhillere şaşmaktır. Dînin en büyük ve tehlikesi en şiddetli meselelerinden olan bu mühim konuda insân nasıl sadece kendi anlayışına ve aklının güzel görmesine güvenir?” [Edduresu’s-Seniyye: 10/472]

Silsile-i Tekfîrde İfrat, Tefrit ve Vasat Yol

Silsile tekfîr (tekfîr zinciri) meselesi, günümüzde en çok saptırılan hususlardandır. Bu noktada bâtıla saplanan iki taife ve hakkı temsil eden bir taife vardır:

İfrat Ehli (Aşırılar/Haricîleşenler): Silsile tekfîrde fıkhî ve usulî kâideleri çiğneyerek hareket ederler. “Kâfiri tekfîr etmeyen kâfirdir” kâidesini, kapalı, zannî veya ihtilaflı meselelere taşıyarak tekfîri ucu bulunamayacak bir zincir haline getirirler. Müslüman toplumları zincirleme reaksiyonla tekfîr edip ümmeti parçalarlar.

Tefrit Ehli (Gevşekler/Mürciîleşenler): Silsile tekfîri asılsız görerek tamâmen iskat ederler (düşürürler). “Biz ancak kendi amelimizden sorumluyuz, kimseye kâfir demeyiz” diyerek, Firavun’un, Ebu Cehil’in veya günümüzdeki tâğûtların ve açık mürtedlerin tekfîr edilmemesini meşru bir mazeret sayarlar. Küfrü ispat eden nassların delâletini ve vakıaların hakîkatini göz ardı ederler.

Vasat Ehli (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat): Hak ise her zaman ifrat ile tefrit arasındadır. Yani silsile tekfîri bir şer’î asıl olarak kabul etmek, fakat bunu sadece şerîatın izin verdiği doğru ve kat’i yerlerde uygulamaktır. Bu hakîkati selef âlimleri çok net ifâde etmişlerdir:

Kâdî Iyâd rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Her kim Yahudi ve Hristiyanları ve de Müslümanların dinini terk edenlerden (mürtedlerden) birisini tekfîr etmezse, onların tekfîrinde duraksarsa veya şüphe ederse icmâ ile kâfir olur.” [Kâdî Iyâd, eş-Şifâ: 2/603]

Şeyhu’l-İslâm Muhammed bin Abdulvehhâb rahîmehullâh, İslâm’ı bozan on şeyin üçüncüsünde şöyle demiştir:

“Her kim, müşrikleri tekfîr etmez ve onların kâfir olduklarında şüphe ederse veya onların yolunun da doğru olduğunu kabul (tashih) ederse, icmâ ile kâfir olur.” [ed-Dureru’s-Seniyye: 10/91]

Silsile-i Tekfîrde Ehl-i Sünnetin Usûlü ve Taksimatı

Silsile tekfîr meselesindeki Ehl-i Sünnet’in usûlünü tutunanın necat bulacağı bir şekilde kısaca açıklayamaya çalışacağım. Bu meselede temel kıstas, küfre medar olan fiilin ve hükmün şer’î delîllerinin “kat’î” mi yoksa “zannî” mi olduğudur.

Bu ayrıma göre mesele iki kısma ayrılır:

Birinci Kısım: Sübutu ve Delâleti Kat’î Olan Meselelerde Silsile

Eğer küfür olduğuna itikad edilen şeyin hükmü; sübutu ve delâleti (başka mânâya çekilemeyecek açıklığı) kat’î olan delîllere dayanıyorsa, -örneğin Allâh’a sövmek, dînle alay etmek, peygamberleri yalanlamak ve putlara secde etmek gibi ise- bu fiili işleyen kâfir olur. Bu fiili işleyen şahsı durumu bildiği halde tekfîr etmeyen kişinin hâli iki durumdan ibârettir:

Birinci Hâl: Hükmü inkârdır. Kişi, bu amelin küfür olduğunu bizzat inkâr ediyorsa -örneğin “Kur’ân’la alay etmek küfür değildir” diyorsa, nassları yalanladığı için kendisi de kâfir olur. Böyle birini tekfîr etmeyen de silsile yoluyla kâfir olur. Zîrâ burada nassın bizzat kendisine bir itiraz ve yalanlama (tekzib) vardır. Şeyh Abdurrahman bin Hasan rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Kim Kur’an’ın tekfir ettiğini tekfir etmezse, resullerin getirdiği tevhide ve onun gerektirdiği şeylere muhalefet etmiş olur.” [Edduresu’s-Seniyye: 2/207]

Şeyh Hüseyin ve Şeyh Abdullah bin Muhammed bin Abdulvehhab rahîmehumallâh, şöyle demişlerdir:

“Müşrikleri tekfîr etmeyen kimse Kur’ân’ı tasdîk etmiş sayılmaz. Zîrâ Kur’ân müşrikleri tekfîr etmiş, onları tekfîr etmeyi, onlara düşmanlık beslemeyi ve onlarla savaşmayı emretmiştir.” [Edduresu’s-Seniyye: 9/291]

İkinci Hâl: Fâilde duraksamaktır. Kişi meselenin kat’î bir küfür olduğuna inanıyor, lâkin muayyen fâilin (şahsın) durumu hakkında şüpheye düşüyor veya duraksıyorsa; ona fâilde herhangi bir şer’î özür (cehâlet, ikrâh vb.) bulunmadığı açıklanır. Şartların oluştuğu ve mânîlerin kalktığı ispat edilir. Bütün bunlara rağmen, sırf hevâsından veya küfre olan rızâsından dolayı bu mürtedi tekfîr etmezse, İslâm’ın “Müslüman ile kâfiri ayırma” aslını yıktığı için tekfîr edilir. Şeyh Abdurrahman bin Hasan rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Şirki nefyetmedikçe, ondan uzaklaşmadıkça ve onu işleyeni tekfir etmedikçe kişi muvahhid olamaz.” [Edduresu’s-Seniyye: 2/201]

Mühim Bir Tenbih! Duraksamak ile Terk Etmek Arasındaki Fark:

Tekfîrde duraksamak (tevakkuf) ile tekfîri tamâmen terk etmek (terk/iskât) fıkhen farklıdır.

Duraksamak: Vâkıadaki şüphelerin kalkması, hüccetin ikâme edilmesi ve mânîlerin yok olduğunun tespit edilmesi için bekleyiştir. Aslı itibariyle bu, açık meseleler için geçerli değildir, sadece kapalı meseleler için geçerlidir. Ancak bunda hata ederek genelleştirene öncelikle öğretmek gereklidir.  

Terk Etmek: Kat’i delîllerle küfrü sâbit olmuş, mânîleri kalkmış bir kâfirin, bâtıl te’vîllerini geçerli sayarak fiili ile fâilini birbirinden ayırmaktır. Bunun hükmü dînden çıkmaktır, zîrâ bu, Allâh’ın kâfir dediğine Müslüman muâmelesi yapmaktır. Şeyh Süleyman bin Abdullah rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Şayet ‘başkalarının kâfir olduğunu söylerim ama bunların kâfir olduğunu söylemem’ derse, bu onun tarafından onların Müslüman olduğuna dair bir hükümdür. Zira küfür ile İslâm arasında bir vasıta/orta yol yoktur. Eğer kâfir değillerse Müslümandırlar. Bu durumda kim küfrü İslâm olarak isimlendirir veya kâfirleri Müslüman olarak isimlendirirse o kâfirdir, dolayısıyla bu kişi de kâfir olur.” [Edduresu’s-Seniyye: 8/161]

İkinci Kısım: Sübutu veya Delâleti Zannî Olan Meselelerde Silsile

Eğer küfür olduğuna itikad edilen şeyin hükmü; sübutu zayıf veya delâleti birden fazla mânâya ihtimal taşıyan (zannî) delîllerden ibâretse, silsile tekfîr asla işletilemez. Bir âlim veya ilim talebesi, ictihadı neticesinde bu zannî delîllere dayanarak bir fiili işleyenin kâfir olduğuna inanabilir. Kendi ictihadına göre o kişiyi tekfîr de edebilir. Fakat, kendi ictihadına katılmayan ve o şahsı tekfîr etmeyen başka bir Müslümanı asla tekfîr edemez. Zîrâ hükmün dayandığı delîl zannîdir ve üzerinde ulemanın ictihad etmesi câizdir. İctihadın câiz olduğu yerde haklılık payı zannı gâlibten ibârettir.

Buna dâir misâller şöyledir: Namazı tembellik sebebiyle terk edenin durumu, sihirbazın/büyücünün haddi ve tekfiri gibi konular tarih boyunca Şâfiî, Ahmed bin Hanbel, Ebû Hanîfe, Mâlik gibi selef âlimleri arasında ihtilaf konusu olmuştur. Ahmed bin Hanbel, tembellikle de olsa bir vakit farz namazı terk edeni tekfîr ederken, bu görüşüne katılmayan İmâm Şâfiî’yi ve diğer imâmları tekfîr etmemiştir. Bu, Ehl-i Sünnet usûlünün altın kuralıdır. Şeyh Abdullatif bin Abdurrahmân rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Tekfir, tefsik ve tadlile cüret etmek, ancak kişinin Allâh’tan bir burhana (kesin delîle) sâhib olduğu, açık bir küfür görmesi durumunda câiz olur. Hükmü birçok insâna gizli kalabilen içtihadi meselelerdeki muhâlefet ise küfrü ve fıskı gerektirmez. Bu konulardaki hüküm bazı insânlar için kesin ve açık olabilirken, diğerleri için şüpheli ve gizli olabilir. Allâh hiçbir nefse kaldırabileceğinden fazlasını yüklemez.” [Edduresu’s-Seniyye: 12/262]

Teennî ve İlim Ehline Müracaat

Ey hakîkati arayan kardeşim! Bu meseledeki ilim ehlinin usûlünü, dallandırıp budaklandırmadan gücüm yettiğince hülâsa ettim. Burada son nasihatim şudur:

Bu usûlü teorik olarak bilmek başka, muayyen vakıalara ve şahıslara indirmek (tahkik-i menât) bambaşka bir ilim ve basiret gerektirir. Meselelere ve muayyen şahıslara hükümleri uygularken asla acele etme. Teenni ile hareket et. Zîrâ her küfür delîli kuvvet itibariyle aynı olmadığı gibi, her fâilin idrak ve ehliyeti de aynı değildir. Anlamadığın, şüpheye düştüğün yerde bu işin ehli olan râsihûn âlimlere (ilimde derinleşmiş olanlara) müracaat et. Kendi başına fetvâ mercii gibi davranarak hem nefsini hem de ümmeti tehlikeye atma. Kendim, senin ve ümmet için Rabbimizden âfiyet dilerim.

Hâtime

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm, yaratılmışların en hayırlısı, hidâyet rehberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, onun pak âlinin ve güzide ashâbının üzerine olsun.

Rabbinin rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

Bir Cevap Yaz