Fitne Zamanlarında Mü’minin Basireti:
Hakta Sebat ve Kalbî İstikâmet
Üzerimize vâcib olanın zikrinden sonra.
Hamd; bir zâlimi diğer bir zâlim eli ile kırarak mazlumların intikâmını onlardan alan rabbimiz Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm; O’nun kulu ve elçisi, adâletin öğretmeni ve malumların hâmisi Muhammed Mustafâ’ya, tertemiz ehl-i beyte ve ashâbına olsun.
İnsânoğlunun varlık tarihi, hak ile bâtılın kadim mücadelesi içinde geçmiştir. İnsânlık imtihan alanında bir tarafta hakkın sarsılmaz kalesi, diğer tarafta bâtılın karanlık dehlizleri arasında gidip gelirken; asıl zor olan, olayların şiddetli akışına kapılmadan, tevhîdîn semeresi olan feraset ve basiret duruşunu muhafaza edebilmekte gizlidir.
Hevânın galebe çaldığı, hakkın kaba kuvvetle bastırılmak istendiği zamanlarda, âlemlerin Rabbinin sünnetullâhı tecelli eder. Kimi zaman Allâh’u Teâlâ, bir zâlimi diğer bir zâlimin gücüyle helâk eder; bir tâğûtu başka bir tâğûtun eliyle zillete düşürür. Bu, kâinattaki ilâhî adâletin, insânların sınırlı idrâkini aşan muazzam bir tecellîsidir. Kur’ân-ı Hakîm’de bu hakikat şöyle beyân buyurulur:
“İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zâlimlerin bir kısmını diğerine böyle musallat ederiz.” [En’âm: 6/129]
Bu gibi hâdiseler karşısında, ehl-i sünnet vel cemâat menheci üzere olan mü’minin tavrı, her zamankinden daha fazla basîret, vakâr ve temkin gerektirir. Mes’ele, iki bâtıl arasında bir tercih yaparak taraf tutmak veya taraflardan birine meşruiyet kazandırmak değil; zulmün şûbelerinden herhangi birine gönül rızâsıyla ortak olmamaktır. Mü’min, tarafını seçerken dünyevî menfaatleri değil, Hakk’ın rızâsını mihenk taşı kılar.
Kur’ân-ı Kerîm, kâmil bir şuurla îmân edenleri uyarır ve zulme, zâlime ve zâlimin yöntemine meyletmenin dahi büyük bir helâk sebebi olduğunu hatırlatır:
“Zulmedenlere meyletmeyin; aksi hâlde size ateş dokunur.” [Hûd: 11/113]
Selef-i Sâlihîn bu âyeti tefsîr ederken, zâlime muhabbet beslemeyi, onun politikalarına “ehven” diyerek meşrûiyet kazandırmayı veya onunla ünsiyet kurup saf tutmayı dahi “ateşin celbi” olarak görmüşlerdir. İki zâlim güruh karşı karşıya geldiğinde, “daha az kötü” olanı seçme vehmiyle tarafgirlik yapmak, mü’minin menhecini zedeleyen ve kişiyi tuğyânın (azgınlığın) bir parçası kılan derin bir gaflettir.
Allâh Azze ve Celle, zâlimleri birbirine kırdırarak yeryüzünü temizlerken adâletini tecellî ettirir. Mü’min, hâdisâtı sığ siyasî mülâhazalarla veya tarafgirlik körlüğüyle değil, ilâhî hikmet penceresinden okumalıdır. Bâtılın ehveni dahi bâtıldır ve hiçbir bâtıl, mü’minin kalbinde yer bulmamalıdır. Mü’min, fitne zamanlarında “taraf” değil, “hakîkat” arayışındadır.
Böylesi buhranlı vakitlerde, Müslümanın yol haritası şu esaslar üzerine inşâ edilmelidir:
• Hamd: Kalbini ve safını, zulmün her türlüsünden ve zâlimin meşrûiyetinden berî kıldığı için Rabbine hamdetmek.
• Şükür: O hengâmede zâlimlerin safında yer almayıp, hakîkatin şâhidi kalabildiği için şükre sarılmak.
• Duâ: Yeryüzünde nizâmın, adâletin ve huzûrun kâim olması için, basîretin artması niyâzıyla tazarru ve niyâzda bulunmak.
• Kıyâm: Zâlimlerin geçici gücüne aldanmadan mazlûmun yanında durmak ve Hakk’ın safında olmaktan taviz vermemek.
İslâm nizâmında mihenk taşı, şahıslar, kurumlar veya devletler değil; Kitâb ve Sünnet’tir. Hak, kişilere veya zümrelere göre ölçülmez; kişiler ve zümreler, hakka göre tartılır. İki zâlimin mücâdelesinde asabiyet göstermek, taraftarlık ateşiyle yanmak câhiliye âdetlerindendir. Mü’min, fânî şahıslara veya dünyevî iktidarlara değil, yalnızca Hakk’a ve mutlak adâlete râm olur.
Sonuç olarak; mümin, bu tür karışıklıkları fânî bir “zafer” olarak değil, mîzânı şaşmayan ilâhî adâletin bir tecellîsi olarak telakkî eder. Kör taassuplardan ictinâb eder, sırat-ı müstakîm üzere yürür. Unutmamalıdır ki, fitne zamanlarında en büyük zafer, kalbin ve aklın selâmetini, îmânın izzetini koruyabilmektir.
Ve ahîru da’vana enil hamdulillahi rabbil âlemin.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

