«
sr_cblr2

Soru: “Tekfîr dînin aslından değildir” diyenler tekfîr edilir mi? Bu konuyu açıklar mısınız? Zira bu mesele son zamanlarda oldukça tartışılır oldu… Allah sizden razı olsun.

Cevap: Hamd yalnızca Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya aittir. Hüküm de O’nundur.

Değerli kardeşim, Allâh sana ve tüm Müslümanlara hayırlar ihsan etsin, bilmelisin ki! Ehl-i Sünnet imâmlarının pek çok kez vurguladığı gibi tekfîr, dînin temel esaslarındandır.

Şeyhu’l-İslâm Muhammed bin Abdulvahhâb rahîmehullâh bu noktada şöyle demiştir:

“İslâm Dîni’nin aslı ve kâidesi iki önemli hususu ihtiva etmektedir. Bunlardan birincisi:  Tek ve şeriki olmayan Allâh’u Teâlâ’ya ibâdet edip insânları buna davet etmek, bunu kabul edenleri dost edinip sevmek ve bunu terk edenleri ise tekfîr etmektir. İkincisi: Allâh’u Teâlâ’ya ibâdet hususunda insânları şirkten sakındırmak ve bu hususta sert davranmak, düşmanlığı bundan dolayı yapıp, şirk işleyenleri tekfîr etmektir.” [ed-Dureru’s-Seniyye: 2/22 vd.]

Şeyh Hamd b. Atik rahîmehullâh, bu husûsu şu şekilde ifâde etmiştir:

“Bütün rasûllerin dîninin aslı: Tevhîdi gerçekleştirmek, ona ve bağlı olanlara sevgi beslemek, onlarla dost olmak, şirki reddetmek, şirk ehlini tekfir etmek, onlara buğzetmek ve onlara düşmanlık göstermektir.” [ed-Dureru’s-Seniyye: 8/418]

Şüphe yok ki, tekfîri hak eden kişiyi tekfîr etmek, bu dînin temel kâidelerindendir. Tevhîd akîdesinin üzerine kurulduğu önemli esaslardan biridir. Ancak, kimin ve hangi sebeble tekfîr edileceği (yani failin ve fiilin niteliği) bazen açıkça belliyken bazen de daha karmaşık olabilir. Bu konunun detaylarını farklı zamanlarda ele aldım. Bu noktaya özellikle dikkat edilmeli ve bu tür hassas meseleler ehil olan âlimlere bırakılmalıdır.

Kardeşim! “Tekfîr dînin aslından değildir” şeklindeki bir kâideyi benimseyenler hakkında, bu kâideyi nasıl uyguladıklarını anlamadan kesin bir hüküm vermek ve aceleci davranmak büyük bir hatâdır. Bizim gayemiz bazı kimseleri tekfîr etmek için uğraşmak değil, bilakis hak olanı uygulamak ve ona tabi olmaktır.

Şayet “Tekfîr dînin aslından değildir” diyenler, duâ etmek veya kurban kesmek gibi açık ibâdet çeşitlerinden herhangi birini Allâh’tan başkasına yapanları tekfîr etmiyor yahut bu kişileri tekfîr etmeyenleri İslâm dâiresinde görüyorlarsa, bu durumda tekfîri hak ederler. Yani, şirki açık ve kesin delîllerle sâbit olan kimseleri tekfîr etmeyi reddedenler tekfîr olunurlar. Allâh bizleri muhafaza buyursun.

Ancak, “Tekfîr dînin aslından değildir” diyenler, bu sözlerine rağmen şirki açık ve kesin olarak sâbit olan kişileri tekfîr ediyorlarsa, akîdevi bir usûlde hatâlı bir usûlü dile getirip benimsemiş olsalar bile, amelleri doğru olabilir. Akîde usûlündeki bu yanılgıları, tüm çelişkilerine rağmen tekfîri gerektirmez. Bu kişilere öncelikle “asıl” kelimesinin ne anlama geldiği ve gerekli görülen diğer husûslar açıklanmalıdır. Çünkü şirkten uzak durarak şirk işleyene müşrik hükmü verdiği halde “tekfîr dînin aslından değildir” diyen bir kişi, benimsediği görüşün gerektirdiği mânâyı tam olarak idrak edememiş, bu konuda câhil bir Müslümandır. Bu tür kimselerden bahsetmemin sebebi, vakıamızda bu gibi durumların var olabilme ihtimalidir, hatta var olduğudur.

İslâm âlimleri, bir sözün (meâlen) gerektirdiği anlamın bizzat o sözün kendisi olmadığını ve bu gereklilik üzerinden aceleci hükümler vermenin doğru olmadığını belirten pek çok değerli söz söylemişlerdir. Bunlardan bazıları şunlardır:

İmâm İbn Hazm rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“İnsanları sözlerinin te’vili ile, yani sözlerinin gerektirdiği dolaylı manalar ile tekfir etmek yanlıştır. Çünkü bu, muhataba yapılan bir iftira ve söylemediği bir şeyi ona isnat etmek demektir. Tehlikeli bir anlama gelebilecek bir söz söylemiş olsa bile, bu durumda bir çelişki söz konusu olur. Çelişkili ve açık olmayan bir durum ise küfür değildir. Aksine, kişinin bu çelişkiyi kabul etmesi kendisi için daha hayırlıdır, zira küfürden sakınmış olur. Dolayısıyla doğru olan, kişinin ancak sözünün zahiri ve ifade ettiği açık akidesine binaen tekfir olunmasıdır. Kötü olan akidesini sözleriyle güzelleştirmeye çalışmasının kişiye hiçbir faydası olmaz. Ancak o kişi hakkında verilecek hüküm, o sözlere dayanarak olur.” [el-Fasl: 3/294]

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Şüphesiz ki kişinin benimsediği bir görüşün gerektirdikleri, o kişi bunları yerine getirip kabul etmedikçe o görüşün kendisi değildir. Eğer kişi bunları inkâr ve reddetmiş ise, bu görüşün gerektirdiği dolaylı sonuçlarla onu sorumlu tutmak yalan ve iftiradır. Söylediği veya yaptığı şeyin gerektirdiği dolaylı sonuç ve manaları kabul etmiyor ve uygulamıyorsa, bu kişi çelişkiye düşmüş olur. Ancak bu çelişkiye düşmüş olmasına rağmen, sözlerinin gerektirdiği dolaylı sonuçlardan olan küfür ve küfür ihtimali taşıyan şeyleri kabul etmeyebilir. Bazı insanlar birtakım sözler söylerler ve kendilerinin bu sözlerin gerektirdiği dolaylı sonuçlara bağlı olmadıklarını bildikleri halde, söyledikleri bu sözün bu sonuçlara yol açtığını bilmeyebilirler. Eğer bir görüşün gerektirdiği, bizzat o görüşün kendisi olsaydı, Allâh’u Teâlâ’nın istivâ veya diğer sıfatları hakkında, bu sıfatların hakikat değil mecaz olduğunu söyleyenlerin tamamının kâfir olması gerekirdi. Çünkü bu sözün gerektirdiği dolaylı sonuç, bu sıfatlardan hiçbirinin hakikat olmamasını gerektirir. Ancak biz biliyoruz ki bu sözü söyleyenlerin çoğu, söylediklerinin gerektirdiğini bilmemekte ve hatta bazıları hakikatin, yaratılmışların hakikatlerinden başka bir şey olmadığını zannetmektedir. Bunlar hakikat ve mecaz tanımları hakkında cahildirler ve yaptıkları bu tanımlar dile ve şeriata bir iftira niteliğindedir.” [Mecmûu’l-Feteva: 20/121]

İmâm Şatıbi rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Âlimlerden duyduğumuza göre muhakkik usûl ehlinin mezhebi şudur: ‘Meal yolu ile meydana gelen küfür, kişinin zahiri hali ile meydana gelen küfür gibi değildir.’ Nasıl olabilir ki! Kâfir bile o meali şiddetle inkâr etmekte ve kendisini bununla sorumlu tutan muhaliflerini reddetmektedir. Söylediğinin gerektirdiği mananın küfür olduğu kendisine açıklandığı zaman, hiçbir şekilde bu manayı kabul etmez.” [el-İtisam, 2/292]

• İmâm İbn Hacer rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Sözü açık küfür olan veya söylediği sözün gerektirdiği mananın küfür olduğu kendisine açıklandığında, bu manayı kabul eden kişi hakkında küfür ile hükmedilir. Ancak sözünün gerektirdiği manayı kabul etmeyip reddeden kişi hakkında, sözünün gerektirdiği mana küfür de olsa, küfrüne hükmedilmez.” [es-Sehavi, Fethu’l-Muğis: 1/334]

Allâme Şevkani rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Bir şeyin gerektirdiği ile tekfir etmek, en büyük yanlışlardandır. Dinini tehlikeye atmak isteyen kişi, böyle bir yönteme başvurması halinde, kendi nefsine karşı bir cinayet işlemiş olur.” [es-Seylu’l-Carrar: 4/580]

Bu konudaki nakilleri daha da çoğaltmak mümkündür, ancak anlayış sahibi kimseler için bu kadarı yeterlidir.

NASİHAT:

Değerli kardeşlerim! Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, her sabah ayrı bir fitne, her akşam ayrı bir fitne işitir hale geldik. Tıpkı ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi, Müslümanların kâfirlere karşı harcaması gereken enerjilerini iç çekişmeler tüketmekte, bu enerjinin doğru ve faydalı alanlarda kullanılmasına engel olunmakta, Müslümanlar arasında var olması gereken ülfet ve merhamet ortadan kalkmakta, bağlar kopmakta; kin, nefret, düşmanlık ve su-i zanlar körüklenmektedir.

Dikkat edin! Dininizi akîdesi sağlam, menheci belli, ilim ve tecrübeyi kendisinde toplamış olan hocalardan delîlleriyle birlikte iyice öğrenin. Her konuşanın, her mikrofon tutanın, her kamera karşısına geçenin sözlerine bakıp aldanmayın, onların sözlerine değer verip başkalarına aktarmayın. Tekfîr hakkında ilimsizce konuşan ve yazan, ahlak yoksunu, merhametsiz, çıkar ve şöhret peşinde koşan sözde davetçi insân müsveddelerinden büyük ve yıkıcı yangınlardan kaçar gibi kaçının…

Vallâhî ya bu nasihatime kulak verirsiniz ya da fitne rüzgarlarının önüne katılıp savrulanlardan olursunuz. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan duâm, sizleri, bizleri ve tüm Müslümanları hak ve hakîkatler üzere yaşatması ve canımızı da öyle almasıdır. Allâhumme Âmîn…

Başarı, El-Hamîd ve El-Hakîm olan Allâh’tandır. O, her şeyin en iyisini bilendir.

Kaan Sâlih.

Bir Cevap Yaz