«
  1. Anasayfa
  2. Ahlak
  3. Niyet ve Edeb | Hoca Talebe İlişkisinde Temel İlkeler (1)

Niyet ve Edeb | Hoca Talebe İlişkisinde Temel İlkeler (1)

makaleler6

NİYET VE EDEB

-Talebe Hoca İlişkisinde Temel İlkeler-

 

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O, tektir, şeriki yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür. Bundan sonra

يَجِبُ عَلَى الطَّالِبِ أَنْ يَنْوِيَ تَعَلُّمَ الْأَدَبِ وَالْحِكْمَةِ مِنْ شَيْخِهِ، وَلَيْسَ الْعِلْمَ فَقَطْ

İlke: “Talebe, hocasından sadece ilim değil, edeb ve hikmet öğrenmeye de niyet etmelidir.”

İslâmın köklü ilim geleneği, asırlar boyunca yalnızca akla bilgi yüklemeyi değil, kalbe edeb ve hikmet yerleştirmeyi de esas almıştır. Bu yönüyle İslâm’da ilim tahsili, sadece bir bilgi aktarımı değildir, ilim tedrisatıyla birlikte bir şahsiyet inşâsıdır. Talebe, hocasından sadece ilmi değil; edebe yoğrulmuş bir ahlâkî ve hikmetle şekillenmiş bir bakış açısını da devralmalıdır. İşte bu anlayış: “Talebe, hocasından sadece ilim değil; edeb ve hikmet öğrenmeye de niyet etmelidir” ilkesini özlü biçimde ifâde eder. Bu ilke, geçmiş dönemlerdeki şerefli ilim halkalarının ruhunu ve bereketini izah eden en temel kurallardan biridir. Abdullâh bin Mübarek rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Ben, otuz yıl edeb taleb ettim, yirmi yıl ilim taleb ettim. Onlar (selef-i sâlihîn) ilimden önce edeb taleb ederlerdi.” [Kâdî Îyâd Tertîbul Medârik: 3/39]

“Edeb neredeyse dinin üçte ikisidir.” [İbnu’l-Cevzî, Sıfatu’s-Sefve: 2/330]

“Biz, az bir edebe, çok ilimden daha muhtacız.” [İbnul Kayyim, Medâricu’s-Sâlikîn: 3/142]

Mâlik bin Enes rahîmehullâh ise Kureyşli bir gence şöyle demiştir:

“Ey kardeşimin oğlu! İlim öğrenmeden önce edeb öğren.” [Ebû Nuaym, Hilyetul Evliyâ 6/330]

İmâm Mâlik, edebin faziletini ve önemini daha küçüklüğünden beri kavramıştı. Onun şöyle dediği nakledilir:

“Annem başıma sarık sarar ve: ‘Git Rabîa’ya (İmâm Mâlik’in hocası Rabîatü’r-Re’y’dir) ve ilmini almadan önce edebini öğren’ derdi.” [Kâdî Îyâd Tertîbul Medârik: 1/130]

Edeb, ilmin tacı ve talebenin süsüdür, hem Allâh’a karşı kulluğun bir gereği, hem de Allâh’ın kullarına karşı yerli yerinde davranışın adıdır. İlim talebesi için edeb; hocasına karşı tevazu göstermek, onu dinlerken gönül huzuruyla susmak, derslerine hazırlıklı gelmek, soru sorarken sınırları gözetmek ve öğrendiği bilgiyi istihza konusu yapmaktan sakınmak gibi davranışları içine alır. Bu yönüyle edeb, ilmin nûrunu parlatan bir ayna gibidir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Ey îmân edenler! Seslerinizi Nebî’nin sesinin üzerine yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider.” [Hucurât: 49/2]

Bu âyet, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e karşı gösterilmesi gereken yüksek edebi emreder. Âlimler: “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir” [Ebû Dâvûd (3641)] hadîs-i şerîfine binaen, bu edebin hocalar nezdinde de gözetilmesi gerektiğini beyân etmişlerdir.

Dînin özü, edeb ve güzel ahlaktır. Kişinin dîni, edebi ve ahlakı gibidir. Edebten yoksun bir bilgi, sâhibini kibir ve taassuba, dalâlete ve helâke sürükler. Bunun içindir ki selef-i sâlihîn, önce edeble bezenmiş sonra ilimle yoğrulmuşlardır. İbn Kayyim rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Kişinin edebi, onun mutluluğunun ve kurtuluşunun işâretidir; edebsizliği ise mutsuzluğunun ve helâk oluşunun işâretidir. Dünyâ ve âhiret hayrı edeb gibi bir şeyle elde edilmediği gibi, onlardan mahrumiyet de edebsizlik gibi bir şeyle elde edilmemiştir. Her mutsuz, mağrur ve başarısız kişinin durumunu düşün; edebsizliğin onları mahrumiyete sürüklediğini görürsün.” [İbnu’l-Kayyim, Medâricu’s-Sâlikîn: 3/142]

İbrâhîm b. Habîb b. eş-Şehîd rahîmehullâh ise şöyle demiştir:

“Babam bana dedi ki: “Yavrum, fakihlere ve alimlere git, onlardan öğren ve onların edep ve ahlaklarından, tavırlarından (hedy) al; çünkü bu, bana göre senin için çok hadis öğrenmenden daha sevimlidir.” [Hatıb el-Bağdâdî, el-Câmiu: 1/80]  

Edeb, ilmi bir ahlâka dönüştürürken; hikmet, o bilginin hayata yansıyan tarafıdır. Hikmet; bilgiyi yerli yerinde kullanmak, faydasızdan faydalıyı ayırmak, anlamakla yetinmeyip irfanla derinleştirmek demektir. Hikmet sâhibi bir hoca, öğrencisine sadece bilgiyi değil; onun anlam dünyâsını ve doğru uygulama biçimlerini de öğretir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Allâh hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona gerçekten büyük bir hayır verilmiştir.” [Bakara: 2/269]

Bu âyet, hikmetin Allâh katından bir lütuf olduğunu ve onu elde edenin büyük bir hayra mazhar olduğunu beyân eder. Bu hayır, yalnız bilgi değil; ilimle birlikte edeb, denge ve huşûdur. İlim, amelle; amel ise ihlâs ve hikmetle yücelir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur:

“Hikmet, müminin yitiğidir. Nerede bulursa onu almaya en layık olan odur.” [Tirmizî (2687)]

Bu hadîs, hikmetin aranan bir cevher olduğunu ve her müminin onu elde etmek için gayret göstermesi gerektiğini gösterir. Lokman Hekim oğluna şöyle nasihat etmiştir:  

“Yavrum! Âlimlerle otur, onların dizlerinin dibinden ayrılma. Çünkü Allâh yeri, göğün yağmuru ile dirilttiği gibi, kalbleri de hikmet ile diriltir.” [Mâlik, Muvatta: 2/1002]

Bu ifâdeler, hikmetin hem ilmin hem amelin kemâl bulması için gerekli olduğunu ortaya koyar. Hikmetsiz bilgi, zamanla kibir ve ucûb üretir; hikmetli ilim ise huşû verir ve tevazuya yöneltir.

İslâmî ilimlerin yolculuğu, sadece ezberden, ezberi de sorulduğunda ya da gerekli görüldüğünde nakletmekten ibâret bir süreç veya bir durum değildir. Talebe, hocasından bilgiyle birlikte edebi, o bilginin ruhunu derinleştiren hikmeti ve kalbi olgunlaştıran irfanı da öğrenmelidir. Çünkü kuru bilgi, kalbi mutmain etmez; edeb ve hikmetle beslenen ilim ise gönüllerde yer edinir ve ahlâka dönüşür. İlim, edeble taşınır; hikmetle işlenir ve ihlâs ile meyve verir. Bu sebeble hoca, sadece bir aktarıcı değil; talebenin ahlâkını ve zihnini şekillendiren bir rehberdir. Talebe de hocasına yalnızca “ilim almak” niyetiyle değil, “ahlâk ve hikmet devralmak” niyetiyle yaklaşmalıdır. Hüseyin bin İsmâîl rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Babamın şöyle dediğini duydum: İmâm Ahmed’in meclisinde beş bin kadar veya daha fazla kişi toplanırdık. Beş yüzden azı yazardı, geri kalanı ise ondan güzel edeb ve güzel hâl öğrenirdi.” [Behûtî, Şerhu Münteha’l-İrâdât: 1/9]

İlmi edeble yoğuran ve hikmetle süsleyen kişi hem dünyâda hem âhirette izzet sâhibi olur. Zîrâ Allâh Subhânehu ve Teâlâ: “Allâh sizden îmân edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir” [Mücâdele: 58/11] buyurarak, bu yolun sonunda ulaşılacak mânevî makamı haber vermektedir.

Bu Dersten Öğrendiklerimiz:

  1. İlim, sadece bilgi aktarımı değil; şahsiyet inşâsıdır. Talebe, kalbini de inşâ edecek bir niyetle yola çıkmalıdır.
  2. Edeb, ilmin tacıdır. Edeb olmadan ilim kuru bilgi hâline gelir ve faydasızlaşır.
  3. Hocasına karşı edebli olmak, ilim yolculuğunun ilk adımıdır. Bu, ses tonundan davranışlarına kadar tüm hâli kuşatır.
  4. Peygambere gösterilen edebin benzeri, onun vârisleri olan âlimlere de gösterilmelidir. Çünkü âlimler peygamberlerin vârisidir.
  5. Edeb, kişiliği inşa eder; dînin özüyle örtüşür. Kişinin dîni, edebi gibidir.
  6. Selef-i sâlihîn önce edebi, sonra ilmi tahsil etmiştir.
  7. Hikmet, bilginin irfana dönüşmüş hâlidir. Bilgiyi yerli yerinde kullanma, faydalıyı seçme kabiliyetidir.
  8. Hikmet, Allâh’ın özel lütfudur ve onu dilediğine verir.
  9. Hikmetli bilgi, kalbi olgunlaştırır ve hayata yön verir. Hikmetsiz bilgi ise kibir ve dalâlet sebebi olur.
  10. Talebe, hocasından sadece bilgi değil; hayatı anlamlandıracak derinlik de devralmalıdır. Çünkü gerçek eğitim, irfan ve hikmetle kemâle ulaşır.
  11. Hoca sadece anlatan değil, ahlâk ve hikmeti öğreten bir rehberdir. Talebe de onu bu niyetle takip etmelidir.
  12. İlim, edeb ile taşınır; hikmet ile işlenir, ihlâs ile meyve verir. Bu üçü olmadan ilim sâdece kuru bir yüktür.
  13. İlmî yolda izzet, edeb ve hikmetle gelir. Çünkü Allâh, îmân ve ilim sâhiblerini derecelerle yükseltir.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Rabbinin rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

Bir Cevap Yaz