Mizah Maskesi Altındaki Hezeyanlar Üzerine Bir Tefekkür
Üzerimize vâcib olanın zikrinden sonra.
Kelimeler, varlığın evini inşa eden tuğlalardır. İnsân, konuştuğu dil kadar vardır ve susmayı bildiği kadar derindir. Ancak zamanın çarkları arasında öğütülen modern çağın en büyük trajedisi, kelimelerin içinin boşaltılması ve sözün haysiyetini yitirmesidir. Yaratılışından bu yana, gök ile yer arasındaki bağı kuran, kalblerdeki pası silen ve hakîkatin şâhitliğini yapan dil; şimdilerde bir “eğlence” aracına, bir “tüketim” nesnesine dönüşmüştür. İşte bu dönüşümün en çirkin tezahürü, kutsal olana, aşkın olana ve insânlığın manevî mirâsına fütursuzca saldıran o zehirli dildir.
Kur’ân’ın sarsıcı uyarısı, “Veyl olsun!” hitâbı, sadece bir kınama değil, aynı zamanda büyük bir tehdittir. İslâmî değerleri, peygamberlerin azîz hatıralarını ve inancın dokunulmaz sınırlarını hafife alan her dil, aslında kendi felaketini hazırlar. Zîrâ kutsala saldırmak, bir binânın temel taşlarını sökmeye çalışırken kendi üzerine yıkılmasına sebeb olanın hâli gibidir.
Bu makale, yalnızca güncel bir saygısızlığı eleştirmek için değil; mizah adı altında pazarlanan sığlığı, kutsala uzanan elin psikolojisini ve hakîkatin, kendisine atılan çamurdan nasıl münezzeh olduğunu irdelemek amacıyla kaleme alınmıştır.
Kâinatın nizamı içerisinde her varlık, kendi hakîkatine uygun bir yörüngede seyreder. Ancak insân denilen mükellef varlık, bazen kendi yörüngesinden saparak karanlık dehlizlerde kaybolur. Ne tuhaf mahlûklar dolaşır âlemin kıyısında, köşesinde… Bunlar, varoluşun gereğini yerine getirmek yerine, her şeyi yoktan var edici yüce zâtın kendisine, O’nun dokunulmaz ilan ettiğine saldırarak “var olduklarını” ispata girişirler.
Kendi iç dünyâsının boş, yankılı ve soğuk odalarında duyduğu cılız sesi “mizah” zanneden bu kimseler, aslında derin bir aşağılık kompleksinin esiridirler. Psikolojide, kişinin kendi yetersizliğini örtmek için yüce olana saldırması bilinen bir savunma mekanizmasıdır. Kutsala, yani kendisinden daha büyük, daha yüce ve daha aşkın olana dil uzatmak, teşbih yerindeyse cücenin devin ayaklarına çelme takarak kendini büyük hissetme çabasından farksızdır. Bu, laubali bir dille kendi küçüklüğünü ifşâ etme hâlidir. Zîrâ büyük ruhlar, büyüklük karşısında tazim eder; küçük ruhlar ise onu alaya alarak kendi seviyelerine indirmeye çalışırlar.
Tarih boyunca gönüllere bir rahmet şelâlesi gibi inen, Allâh’ın mucizesiyle ölüleri dirilten, körlerin gözünü açan ve Allâh’ın “Kelimesi (Kelimetullah)” ve “Ruhu (Ruhullâh)” olarak vasıflandırılan Îsâ aleyhisselâm, beşeriyetin ortak değeri ve onurudur. O, İslâm’ın bir peygamberi ve vicdan sâhibi her insânın hürmetle anması gerekli bir elçidir.
Ancak günümüzün sözde mizahşörleri, bu azîz peygamberin adını, kendi ucuz şakalarının terazisine koyup tartmaya cüret etmektedirler. Ne var ki o terazinin kefesinde bir ağırlık yoktur. Çünkü teraziyi tutan el titrek, terazinin ayarı bozuk, tartılmak istenen değer ise o terazinin kapasitesinin çok üzerindedir. Ciddiyet nedir bilmeyen, edep ikliminden hiç nefes almamış, irfan pınarından bir yudum su içmemiş bir zihniyet, peygamberlerin ufkunu nasıl idrak edebilir?
Bir mumun, güneşe kafa tutması ne kadar beyhude ve acınası ise, bu güruhun kalemi de o denli çaresizdir. Işığın olduğu yerde karanlık hüküm süremez. Güneşe hakaret eden, güneşi karartmaz; sadece kendi gözlerini kör eder ve kendi dünyâsını karanlığa boğar. Onların döktüğü mürekkep, kâğıt üzerinde bir fikir izi değil, ancak kendi seviyesizliklerinin lekesi olarak kalacaktır.
Burada temel bir kavram kargaşasını da aydınlatmak gerekir: Mizah nedir? Gerçek mizah; zekânın, inceliğin, nüktenin ve hikmetin birleşimidir. Mizah, düşündürürken güldüren, güldürürken de hakîkatin bir başka yüzünü gösteren bir sanattır. Mizahın hamurunda “zeka” vardır, “hikmet” vardır ama asla şerîat dışı bir şey; bir zehir yoktur, olmamalıdır.
Oysa bugün “mizah” etiketiyle sunulan, kutsalı aşağılama girişimi, zihinsel bir sığlığın ve entelektüel iflasın itirafıdır. Derinliği olan hiçbir hakîkate saygıyla yaklaşamayanlar, sığ suların çamurlu dibinde debelenmektedirler. Zannederler ki kutsala, dokunulmaza, milyonlarca insânın kalbinde taht kurmuş değerlere dil uzatınca zekâları parlayacak, “tabuları yıkan cesur aydın” pozlarına bürüneceklerdir.
Oysa yaptıkları, cehâletlerinin üzerinde titreyen cılız bir alevi üflemekten ibârettir. Bu üfleyişle ne bir yangın çıkarabilirler ne de bir aydınlık getirebilirler. Alev söner; geriye yalnızca genzi yakan, karanlıkla karışmış, isli bir duman kalır. Bu duman, onların sanat adını verdikleri rezilliğin yegâne bakiyesidir.
Şunu herkes bilmelidir ki; kutsalın adı, atılan bu çamurla, çıkarılan bu dumanla kirlenmez. Gökyüzüne tükürmeye kalkan, ancak kendi yüzünü kirletir. Kirlenen, İslâm’ın izzetli değerleri veya Îsâ aleyhisselâm değil; yalnızca o çürük cesâretin sâhibi olan sefil nefisleridir.
Asırlar boyunca insânlığın kalblerinde yankılanmış o kutlu dâvet, bu nevzuhur şaklabanlıklarla değerinden bir zerre yitirmez. Onların sözleri geçicidir, çürüktür ve zamanın rüzgârında savrulup gitmeye mahkûmdur. Bir incir çekirdeğinin kabuğu bile, manevi ağırlık bakımından onların sözünden daha kıymetlidir. Zîrâ incir çekirdeğinin kabuğu bir amaca hizmet eder, fıtratın bir parçasıdır; oysa onların “espri” diye etrafa saçtıkları, kendi iğrençliklerini itiraf eden ve çevreyi rahatsız eden çirkin bir gürültüden ibârettir.
Bu tür yaklaşımlar, insân onurunu aşağılayan sözlerdir. İslâm’da var olan bir inancı, bir değeri, bir peygamberi aşağılamak, aslında insânlık onuruna yapılmış bir saldırıdır. Çünkü insân, inandığı değerlerle yücelir. Bu değerlere saldırmak, mizah değil; olsa olsa kişinin kendi zavallılığının tutanağıdır. Tarih, hakîkate savaş açanları değil, hakîkati savunanları yazar. Diğerleri ise tarihin dipnotlarında, “ibret vesikası” olarak yerlerini alırlar.
Nihayetinde aklıselim sâhibi her insan şu gerçeği idrak eder: Bazen bir söz, sâhibinin ruh halini, iç dünyâsındaki harabeleri öyle net ele verir ki, onu kınamak bile kifâyet etmez, gereksiz kalır. Kelimeler tükenir, yerini “hasbunallâhu ve ni’mel vekîl” şuuru alır.
Yine de hakîkatin hatırı için söylenmelidir: Kutsalı hafife almakla yükseldiğini sanan her dil, aslında kendi karanlığını, kendi bitmişliğini ilân eder. Bu yollar çıkmaz sokaktır. Bu tavır, yalnızca nefsi azgınlaştırır, egoyu şişirir ancak ruha ve hakîkate hiçbir ışık taşımaz. İnsân ancak edebi kadar akıllı, tevâzusu kadar büyüktür.
Kutsalın değeri, bu seviyesizliklerle azalmaz; bilakis, edebin kıymeti böyle karanlık zamanlarda daha iyi anlaşılır. Karanlığın koyulaşması, şafağın sökmesine engel değildir; aksine yıldızların daha parlak görünmesini sağlar. Bu hadsizlikler, bizlere edebin, saygının, kutsala hürmetin ve İslâm’a sarılmanın ne denli önemli olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.
Sözün bittiği yerde hakîkat başlar ve hakîkat, edepsizlerin gürültüsüne pabuç bırakmayacak kadar vakurdur. Selâm olsun edebiyle susanlara ve hakîkati izzetle savunanlara.
Ve ahîru da’vana enil hamdulillahi rabbil âlemin.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

