Zulüm, Adâlet ve Hakîkat
Üzerimize vâcib olanın zikrinden sonra.
Kâinat, hassas bir denge üzerine kurulmuştur. Yıldızların yörüngesinden atomun çekirdeğine kadar her zerre, “adalet (her şeyin yerli yerinde olması)” ilkesiyle ayakta durur. Bu muazzam ahengi bozan, eşyânın ve insânın hakkını gasp eden her eylem, varoluşun kalbine saplanmış bir hançerdir ki; biz buna “zulüm” deriz. Zulüm, yalnızca fiziksel bir şiddet veya hak mahrumiyeti değil; ilâhî nizâmın yeryüzündeki gölgesini karartma girişimidir.
Bu noktadaki hakîkat şudur: “Zulüm, nerede ve kime yapılırsa yapılsın, zulümdür.” Bu düstur, insânlık vicdanının esasıdır. Bu cümle, adâletin coğrafya, kimlik, inanç veya zaman tanımadığının ilanıdır. Mekânın uzaklığı, acının şiddetini hafifletmez. Zamanın karanlığı, yapılan haksızlığı meşrulaştırmaz. Kalabalıkların alkış tutması bir cürmü sevaba, sessizliğin gölgesi ise bir çığlığı hiçliğe dönüştürmez. İster dünyânın en ücra, haritalarda bile zor bulunan bir köşesinde, kapalı kapılar ardında işlensin; isterse modern çağın iletişim ağlarıyla milyonların gözü önünde canlı yayınlansın, zulmün kimyası değişmez. Fâilin kimliği, mazlumun inancı (müslim ya da gayr-i müslim oluşu) zulmün “karanlık” vasfını değiştirmez. Çünkü adâlet evrensel bir haktır ve mazlum gözyaşının rengine, ırkına ve dînine bakılmaz.
Günümüzde insânlık, -sözde- modern hukuk sistemlerinin ve evrensel beyannamelerin gölgesinde, paradoksal bir biçimde adâletin en çok örselendiği dönemlerden birini yaşamaktadır. “İçi boşaldığı hâlde yalnızca ismi üzerinden varlığı iddia edilen birtakım yapı ve bahaneler, kuvvetli şüpheler, hakîkatten uzak resmi ya da gayr-i resmi yazılar ve raporlar”, bu çağın en trajik hastalıdır. Bunun sonucu olarak beşerî hukukun bir silâh, yargının ise bir intikam aracına dönüşmesi maalesef çok hızlı bir şekilde gerçekleşmiştir. Allâh bizlere yardım etsin.
Adâlet, şüpheyle değil, kesinlik (yakîn) ile amel eder. İslâm hukukunun ve evrensel denilen hukuk normlarının en temel taşı olan “Beraat-i zimmet asıldır” (Kişi, suçu ispatlanana kadar masumdur) kâidesi, toplumsal barışın teminatıdır. Ancak ne yazık ki, güç zehirlenmesi yaşayan veya hakîkati kendi tekeline almaya çalışan odaklar tarafından bu ilke, sistematik bir şekilde aşındırılmaktadır. “Makul şüphe” gibi esnek, sınırları belirsiz ve keyfiyete açık kavramların ardına sığınılarak, masumiyet karinesi yerle bir edilmektedir.
Bir insânın şerefi, haysiyeti ve özgürlüğü; delîlsiz, şâhitsiz ve mesnetsiz ithamlarla hedef alındığında, orada sadece bir birey mağdur edilmez; orada insânlığın “güven” duygusu katledilir. İspat yükümlülüğü iddia makamında olması gerekirken, masum insânlardan “suçsuz olduklarını ispatlamalarının” beklendiği tersyüz edilmiş bir dünyâ, zulmün kurumsallaşmış hâlidir. İftira, dedikodu ve zan üzerine binâ edilen soruşturmalar, toplumun vicdanında onulmaz yaralar açar. Hukuk, mazlumu koruyan bir kalkan olmaktan çıkıp, zâlimin elinde bir kılıca dönüştüğünde, o toplumun çöküşü için başka bir düşmana ihtiyaç yoktur.
Zulmün en korkutucu boyutu, onun Allâh katındaki karşılığıdır. Beşerî planlarda, mahkeme salonlarında veya medya manşetlerinde zâlimler güçlü görünebilir. Sesleri gür çıkabilir, algı yönetimiyle kitleleri inandırabilirler. Ancak unutulan devasa bir hakîkat vardır: “Mazlumun duâsıyla Allâh arasında perde yoktur.”
Bu ifâde, sahîh bir hadîs olmakla birlikte varoluşsal bir yasadır. Mazlumun yüreğine düşen ateş, düştüğü yeri yakmakla kalmaz; o ateşten yükselen duman, gök kapılarını zorlar. Bir insânın haksız yere akıtılan bir damla gözyaşı, mânevî alemde okyanusları taşıracak bir ağırlığa sâhibtir. Yüreği yanan bir annenin, babasız bırakılan bir çocuğun, zindanda unutulan bir masumun sessiz iniltisi, ilâhî adâletin tecellisini harekete geçiren en güçlü sebeblerdendir.
Zulmün gölgesi büyüdükçe, dünyevî mahkemelerin, beşerî adâletin sesi kısılabilir. Konjonktür gereği insânlar susabilir, kalemler kırılabilir, mikrofonlar kapatılabilir. Ancak hakîkatin çığlığı, beton duvarları, demir parmaklıkları ve sansürleri aşarak kalblerin derinliklerinde yankılanmaya devam eder. O ses, vicdanın frekansıdır ve hiçbir jammer (sinyal kesici) vicdanın sesini bastıramaz.
Tarih, sadece kazananların yazdığı bir metin değil; hakîkatin zaman içinde damıtılarak ortaya çıktığı bir ibret levhasıdır. Geçmişe baktığımızda, döneminin muktedirlerinin, zâlimlerinin ve iftiracılarının nasıl “lanetle” anıldığını; buna mukabil, o dönemde horlanan, itilip kakılan, zindanlara atılan masumların ise nasıl birer “kahraman” ve “mazlum” olarak yad edildiğini görürüz.
Tarih, er ya da geç, hak ve hakîkat lehine hükmeder. Bugünün “makul şüphe” kılıfıyla karalanmaya çalışılan müslümanların masumiyetleri, yarının tarih sayfalarında “onur madalyası” olarak parlayacaktır. Mazlumun bugünkü suskunluğu, çaresizliğindendir. Ancak bu suskunluk, zamanın dikkatli kulaklarında birikir, mayalanır ve bir gün mutlaka, çağları aşan bir kelâma, bir inkılaba dönüşür.
Zaman, en büyük müfessirdir. Yalanın ömrü kısadır, hakîkatin ise böyle değildir. Zulüm ile abad olunmaz. Rüzgârın tersine dönmesi, mevsimlerin değişmesi, ilâhî bir âdettir. Kışın hükmü bahar gelene kadardır. Zulmün kışı ne kadar sert geçerse geçsin, hakîkatin baharı o denli gür ve canlı gelecektir.
Ve nihayet… İnsânoğlunun kaçışının olmadığı, bütün yolların çıktığı o son durak: Mahkeme-i Kübrâ.
Dünyâdaki adâlet terazileri şaşabilir, hâkimler yanılabilir veya yanıltılabilir, dosyalar karartılabilir, şâhitler susturulabilir. Ancak “O Gün” mutlak adâletin tecelli edeceği gündür. O gün, hâkimin de şâhidin de bizzat Âlemlerin Rabbi olduğu gündür.
“Her şeyin bütün açıklığıyla ortaya döküleceği” o günde, hiçbir mazeret geçerli olmayacak, hiçbir diplomatik dokunulmazlık işe yaramayacak, hiçbir “emir kuluyum” bahanesi azâbı hafifletemeyecektir. Orada “makul şüphe” yoktur; orada “amel defterleri” ve “kalblerin özü” vardır. Dünyâda gizli kapaklı yapılan planlar, kurulan kumpaslar, atılan iftiralar, hakîkatin o keskin ve yakıcı ışığı karşısında bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacaktır.
O gün, zulmedenler için “keşke toprak olsaydım” diyecekleri bir pişmanlık günü; sabreden ve masumiyetini Allâh’a havale edenler içinse vuslat ve aklanma günüdür. İlâhî adâlet, milim şaşmadan, zerrenin hesâbını sorarak tecelli edecektir.
Sonuç olarak, zulüm karşısında duruşumuz, insânlığımızın mihenk taşıdır. Güçlünün hukukuna değil, şer’î hukukun gücüne inanmak; zâlimin kimliğine değil, mazlumun ahına bakmak, asil bir ruhun şiarıdır.
Bugün bize düşen; yeise kapılmadan, karamsarlığın bataklığına saplanmadan, hakkın ve hakîkatin nöbetini tutmaktır. Biliyoruz ki gecenin en karanlık anı, şafağın en yakın olduğu andır. Masumiyet karinesini yok sayanlara, delîlsiz ithamlarla hayatları karartanlara verilecek en güzel cevâb; İslâm’ın emrettiği adâletten, hukuktan ve doğruluktan milim sapmadan, sabırla ve vakurla “Hakk’ın” tecellisini beklemektir.
Allâh, mazlumların yegâne sığınağı, kimsesizlerin kimsesi ve hakkın mutlak sâhibidir. O, yar ve yardımcıdır; ve O’nun yardımı, şüphesiz inananlar ve doğru olanlar için yakındır.
Ve ahîru da’vana enil hamdulillahi rabbil âlemin.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

