«
  1. Anasayfa
  2. Makaleler
  3. Îmân, İmtihân ve Sabır Üçgeninde Kulluk Şuûru

Îmân, İmtihân ve Sabır Üçgeninde Kulluk Şuûru

makaleler6

Îmân, İmtihân ve Sabır Üçgeninde Kulluk Şuûru

Üzerimize vâcib olanın zikrinden sonra.

İnsân, şu fânî âleme, başıboş bırakılmak için değil, Allâh’u Teâlâ’nın yüce irâdesiyle, azîm bir gâye uğruna gönderilmiştir. Bu gâye, Rabbimizin “Ben cinleri ve insânları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” [Zâriyât, 56] ferman-ı ilâhîsinde hülâsa edilmiştir. İnsânın “elest bezmi”nde Rabbine verdiği sözü tutup tutmayacağının sınandığı yerdir dünyâ.

“Nereden geldim, niçin buradayım ve nereye gidiyorum?” gibi varoluşsal suâllerin cevâbı, beşerî felsefelerin çıkmaz sokaklarında değil; vahy-i ilâhînin aydınlığında ve Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünnet-i Seniyye’sinde mevcuttur. Dünyâ, mü’min için bir dâr-ı imtihân (sınanma yurdu), âhiret ise dâr-ı karar (ebedî kalış yurdu) dur. Bu zorlu seferde mü’minin yol azığı ve pusulası ise üç ana umde üzerine binâ edilmiştir:

• Îmân,

• İmtihân Şuûru ve

• Sabır.

Bu üç mefhum, birbirinden kopuk hakîkatler değil; bilakis tevhîd akîdesini tahkîk eden, kulu Rabbine bağlayan ve “kulluk bilincini” inşâ eden birer rükün mesâbesindedir.

Ehl-i Sünnet âlimlerinin icmâsı ile îmân; sâdece zihinsel bir mâlumat veya kuru bir kabûlden ibâret değildir. Îmân; kalb ile tasdîk, dil ile ikrâr ve âzâlar ile amel etmektir. O, sâlih amelle ve itaatle ziyadeleşen, masiyet ve isyânla eksilen emrolunduğumuz en yüce hakîkattir.

İnsân, sahîh ve tahkikî bir îmân sâyesinde kâinâtın başıboş bir tesadüf yığını olmadığını idrâk eder. Her bir zerrenin, Hâlik’ının ilmi, irâdesi ve kudreti dâhilinde hareket ettiğini müşâhede eder. Mü’min, “âmentü” esaslarının gereği olarak gayba îmân eder. O bilir ki; kâinatta hayır ve şer, acı ve tatlı, hastalık ve şifâ nâmına her ne varsa, Allâh’ın ezelî ilmiyle takdîr ettiği kader ve bu takdirin zamanı gelince yaratılması olan kazâ iledir.

Îmân, beşer aklının içinde kıvrandığı belirsizliklerin ortasında kalbe sekînet; huzur ve güven veren önemli bir sığınaktır.

Zîrâ îmân eden kimse, kâinatta cereyan eden hiçbir hâdisenin –yaprak kımıldaması dahi olsa– Rabbimizin izni ve ilmi dışında gerçekleşmeyeceğine yakînen inanır. Bu inanç, kulun sebebler dünyâsında boğulmasını engeller ve “müsebbibü’l-esbâb”a yani sebebleri yaratan Allâh’a yöneltir. Nitekim Rabbimiz Teâlâ, ilminin kuşatıcılığını şöyle beyân buyurur:

“Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları O’ndan başkası bilmez. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen hiçbir yaprak yoktur ki O, onu bilmesin. Yerin karanlıklarında (gizli) hiçbir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir Kitâb’ta (Levh-i Mahfûz’da) bulunmasın.” [En’âm, 59]

Bu âyet, mü’mine şu mesajı verir: “Senin başına gelen en küçük bir sıkıntıdan, kalbinden geçen en ince sızıdan dahi Rabbin haberdardır. O’nun haberi olmadan mülkünde hiçbir şey hareket edemez. Öyleyse O’na güven.”

Dünyâ hayatı, “lezzet ve ücret yurdu” değil, “hizmet ve meşakkat yurdu”dur.

Bu sebeble hayat, baştan sona bir imtihân sahasıdır. İnsân; bazen sâhib olduğu nîmetlerle (mal, evlat, makam, sıhhat) şükür imtihânına, bazen de mahrûm kaldıklarıyla sabır imtihânına tâbi tutulur. Varlık da yokluk da sıhhat de maraz da birer fitne; sınama ve deneme vesîlesidir.

Allâh’u Teâlâ’nın kullarını imtihân etmesi; hâşâ onların durumunu sonradan öğrenmek için değildir. Zîrâ O, ezelî ilmiyle her şeyi bilir. Bu imtihânın gâyesi şu üç temel unsudur:

• Temhîs (Arındırma): Mü’minleri günah kirlerinden temizlemek.

• Temyîz (Ayırt Etme): Sâdık mü’minler ile, iddialarında samimiyetsiz olan münâfık veya zayıf îmânlıları birbirinden ayırmak.

• Ref-i Derecât (Derece Yükseltme): Kulu, sabrı nispetinde Cennetteki yüksek makamlara hazırlamaktır.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu hakîkat ve imtihânın çeşitliliği şöyle beyân edilir:

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” [Bakara: 2/155]

İmtihân; nefsin hoşuna gitmeyen bir olayla karşılaşıldığında “neden ben?” diyerek kadere itiraz edilecek bir süreç değildir. Aksine, “Rabbim şu an beni sınıyor, benden nasıl bir tavır bekliyor? O benden râzı mı?” endişesiyle hâl ve hareketlere çeki düzen verilecek bir süreçtir. Mes’ele, başa gelen musîbetin büyüklüğü değil, kulun bu musîbet karşısında takındığı tavırdır.

Unutulmamalıdır ki, en şiddetli belâlar peygamberlere, sonra âlimlere, sonra da derece derece diğer mü’minlere gelir. Îmânı zayıf olan için imtihân bir azâb ve kahır iken; kadere îmân eden mü’min için günahlara kefâret, bir uyanış ve manevî bir terfi sebebidir.

Sabır; acziyet, zillet veya çaresizce boyun bükmek değildir.

Sabır; Allâh’ın hükmüne rızâ gösterip, halka şikâyeti terk etmek ve şifâyı ya da çözümü yine Allâh’tan beklemektir.

Âlimlerimiz sabrı üç kısma ayırmışlardır:

• Tâatte Sabır: Allâh’ın emirlerini (namaz, oruç, cihâd vb.) yerine getirmede nefsin tembelliğine karşı sabır.

• Masiyette Sabır: Haramlara ve günahlara (zina, fâiz, gıybet vb.) karşı nefsin isteklerine direnmede sabır.

• Musîbette Sabır: Başa gelen belâ, hastalık ve felaketlere karşı isyân etmemede sabır.

Gerçek ve makbul olan sabır, zaman geçtikten sonra alışmak değil, musîbetin ilk vurduğu anda gösterilen metânettir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, bunu şöyle târif buyurmuştur:

“Sabır, (musîbetle karşılaşılan) ilk şok anındadır.” [Buhârî, Cenâiz, 32; Müslim, Cenâiz, 14]

Sabır, aceleciliğe ve nefsin taşkınlığına karşı bir kalkandır. İnsân, sabır ile Allâh’ın vaadinin hak olduğunu, her zorlukla beraber bir kolaylığın (İnşirah) bulunduğunu idrâk eder. Mü’min bilir ki, dünyâ mükâfat yurdu değil, amel yurdudur; hakîki ecir ise âhirette verilecektir. Sabır, acıyı hissetmemek değil; acıya rağmen “Rabbim! Senden gelen başım gözüm üstüne” diyebilmektir.

Îmân, imtihân ve sabır; kulun Rabbine giden yolda azığıdır. Îmân bu binânın temeli, imtihân inşâ süreci, sabır ise bu sürecin meyvesi ve harcıdır. Bu üçgenin merkezinde ve zirvesinde, sabırdan da öte bir makam olan “Rızâ” makamı vardır.

Rızâ; Allâh’ın kazâ ve kaderine, kalbin hiçbir itiraz duymadan teslim olmasıdır.

Mü’minin hâli ne kadar da acâib ve gıpta edilesidir! Zîrâ o, olayların dış yüzüne değil, hikmet tarafına bakar. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, mü’minin bu muazzam vasfını şöyle metheder:

“Mü’minin durumu ne kadar şaşırtıcıdır (ve hoştur)! Çünkü her hâli kendisi için bir hayırdır. Bu durum, mü’minden başkası için söz konusu değildir. Eğer ona sevindirici bir şey isâbet ederse şükreder, bu onun için hayır olur. Eğer ona üzücü bir şey isâbet ederse sabreder, bu da onun için hayır olur.” [Müslim, Zühd, 64]

Hülâsa; İnsân îmân nûru ile yolunu bulur, imtihân ateşi ile hamlıktan kurtulup pişer ve sabır bineği ile vuslata erer. Hakîki kurtuluş; sâlim ve sahîh bir akîdeyle inanmak, ilâhî takdîre boyun eğerek sınanmak ve ecrini sâdece Allâh’tan bekleyerek sabretmektir.

Rabbim bizleri; kazâsına rızâ gösteren, belâsına sabreden ve nîmetine şükreden kullarından eylesin. Allâhumme Âmin.

Ve ahîru da’vana enil hamdulillahi rabbil âlemin.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

Bir Cevap Yaz