Kur’ân, Allâh’u Teâlâ’dan Bir Vahiy ve İndirilmiş Bir Kitâbtır
Giriş
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle.
Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O, tektir, şeriki yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür. Bundan sonra:
Allâh’u Teâlâ’nın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm, beşerî bir düşüncenin yahut felsefî bir çıkarımın ürünü değil, doğrudan doğruya Âlemlerin Rabbi olan Allâh’u Teâlâ’dan indirilmiş bir vahiydir.
Kur’ân, Allâh’u Teâlâ’nın harf ve ses ile mütekellim olduğu hakîki kelâmıdır, mahlûk değildir. O, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in kalbine Rûhu’l-Emîn olan Cibrîl vasıtasıyla, insânları şirk ve dalâlet karanlıklarından tevhîd ve hidâyet nûruna çıkarmak için indirilmiştir. Dîn, yalnızca vahye tâbi olmakla kâimdir. Akıl, naklin önüne geçemez; bilakis akıl, Allâh’u Teâlâ’nın indirdiği bu vahyi anlamak ve ona teslim olmakla emrolunmuştur.
Bu makalemizde zikredilen âyet-i kerîmeler, Kur’ân’ın ilâhî menşeini, onun bir şifâ ve hidâyet kaynağı oluşunu ve İslâm akîdesinin ancak bu temeller üzerine inşâ edilebileceğini kesin bir dille ispat etmektedir. Her kim Kur’ân’ın vahyediliş keyfiyetinden şüphe eder yahut onu beşer kelâmına benzetirse, îmân dâiresinden çıkmış olur. Bize düşen, bu vahyi olduğu gibi kabul etmek, onun üzerinde derin derin düşünmek ve her bir harfinde Allâh’u Teâlâ’nın azâmetini idrak etmektir.
***
En’âm Sûresi 19. Âyet-i Kerîme
Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
﴿وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لِأُنذِرَكُم بِهِ وَمَن بَلَغَ﴾
“Bu Kur’ân bana, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye vahyolundu.” [En’âm: 6/19]
Bu yüce âyet-i kerîme, İslâm dâvetinin kuşatıcılığını ve Kur’ân’ın kıyâmete kadar geçerli yegâne uyarıcı olduğunu ilân etmektedir.
Allâh’u Teâlâ, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e bu vahyi sadece kendi dönemindeki müşrikleri değil, asırlar boyunca yeryüzüne gelecek olan tüm insânlığı şirkten, küfürden ve bâtıl ideolojilerden sakındırması için lütfetmiştir.
Ehl-i Sünnet imâmları bu âyetin tefsîrinde, Kur’ân’ın kime ulaştıysa, ona Allâh’u Teâlâ’nın hüccetinin ikâme edilmiş sayılacağını belirtmişlerdir. Zîrâ Kur’ân, içinde hiçbir şüphe barındırmayan, hak ile bâtılı ayıran bir furkândır. Uyarı (inzar) makamı, rasûllerin en temel vazifesidir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, bu Kitab’ı indirildiği gibi tebliğ etmiştir. Ondan ne bir âyeti çıkarmış ne de ona, ondan olmayan bir şeyi eklemiştir. Kitâbı, Kitâbı indiren Âlemlerin Rabbi Allâh’u Teâlâ’nın murâdı üzere açıklamıştır.
Öyleyse bugün bizlere düşen, Kur’ân’ı sadece teberrük amacıyla okunan bir metin olmaktan çıkarıp, hayatımıza yön veren, bizi Allâh’u Teâlâ’nın azâbından sakındıran ve tevhîd akîdesini kalblerimize kazıyan yaşanılan bir rehber olarak almaktır. Bu uyarının muhâtabı olan her kul, Allâh’u Teâlâ’ya karşı sorumluluğunu kuşanmak zorundadır.
***
İsrâ Sûresi 17. Âyet-i Kerîme
Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
﴿وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ﴾
“Biz Kur’ân’dan, mü’minler için bir şifâ ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz.” [İsrâ: 17/82]
Allâh’u Teâlâ’nın bu beyânı, Kur’ân-ı Kerîm’in hem maddî hem de manevî hastalıklar için yegâne şifâ kaynağı olduğunu ortaya koymaktadır. Lâkin şifânın asıl ve en büyük boyutu; kalblerdeki şirk, nifak, şüphe, haset ve kibir gibi akîdevî ve ahlâkî hastalıklara karşı gösterdiği tesirdir.
Selef-i Sâlihîn, Kur’ân’ın şifâ olmasını öncelikle kalbin fıtratına dönmesi ve bâtıl inançlardan arınması olarak tefsîr etmiştir.
Âyette “mü’minler için” tahsisinin yapılması son derece mühimdir; zira kâfirler ve münâfıklar Kur’ân’ı okuduklarında veya işittiklerinde ondan istifâde edemez, bilakis onların ancak hüsranları artar. Tevhîd ehli bir mü’min, Allâh’u Teâlâ’nın kelâmına tam bir teslimiyetle yaklaştığında, onun kalbindeki tüm vehimler silinir, yerine sarsılmaz bir îmân ve sekînet yerleşir. O, ruhlar için rahmettir; çünkü cehâlet zulmetinden ilim nûruna, azâb korkusundan cennet umuduna iletir. İnsânlık, kendi ürettiği felsefî ve psikolojik reçetelerle kalbî huzura eremez. Hakiki şifâ ve rahmet, yalnızca Allâh’u Teâlâ’nın tenzîl buyurduğu bu ilâhî kelâma sımsıkı sarılmakla mümkündür.
***
Bakara Sûresi 185. Âyet-i Kerîme
Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
﴿شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْءَانُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى﴾
Ramazan ayı, o aydır ki; insânlara yol gösterici ve hidâyetten apaçık delîller olarak Kur’ân onda indirilmiştir. [Bakara: 2/185]
Bu âyet, zamanın şerefinin, onda gerçekleşen ilâhî lütufla kaim olduğunu gösterir. Ramazan ayını diğer aylardan üstün kılan, Allâh’u Teâlâ’nın kelâmının bu mübarek zaman diliminde Levh-i Mahfûz’dan dünyâ semâsına indirilmesidir. Kur’ân-ı Kerîm, bütün insânlar için bir “hüdâ” (kılavuz) olarak vasıflandırılmıştır. O, insân aklının tek başına bulamayacağı tevhîd hakîkatlerini, Allâh’u Teâlâ’nın isim ve sıfatlarını, helâl ve haramın sınırlarını apaçık delîllerle (beyyinât) ortaya koyar.
Selef menheci, bu “apaçık delîllerin” yoruma ve tahrife kapalı olduğunu, dînin temel meselelerinde ihtilafa mahal bırakmadığını kabul eder.
Hidâyet, sadece körü körüne bir taklit değil, basiretle ve ilimle hakka yönelmektir. Kur’ân, insânları sapkın fırkaların hevâ ve heveslerinden, felsefecilerin zannî teorilerinden kurtarıp, sırat-ı müstakime ileten tek kaynaktır. Dolayısıyla bir müslümanın hayatındaki en büyük gâyesi, bu hidâyet rehberini anlayarak, yaşayarak ve başkalarına ulaştırarak Allâh’u Teâlâ’nın rızasına nâil olmak olmalıdır.
***
Furkân Sûresi 1. Âyet-i Kerîme
Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
﴿تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيراً﴾
“Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı (Kur’ân’ı) indiren (Allâh) ne yücedir!” [Furkân: 25/1]
Allâh’u Teâlâ’nın zâtının ve sıfatlarının bereketini, yüceliğini ifâde eden “Tebârake” lafzı, Kur’ân’ın nüzûlünün ne denli büyük bir rahmet ve azâmet tecellisi olduğuna işâret eder.
Bu âyette Kur’ân, “Furkân” ismiyle zikredilmiştir. Furkân; hakkı bâtıldan, tevhîdi şirkten, sünneti bid’atten, hidâyeti dalâletten kesin bir çizgiyle ayıran demektir.
Selef-i Sâlihîn âlimleri, inançta ve amelde doğruyu bulabilmek için Furkân olan bu vahye müracaat etmenin farziyetini vurgulamışlardır. Âyette Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den “kulu” (abdihi) olarak bahsedilmesi, ubûdiyetin (kulluğun) yaratılmışların ulaşabileceği en yüce makam olduğunu gösterir. Allâh’u Teâlâ, bu şerefli kuluna peygamberlik vazifesini vermiş ve onu tüm âlemlere, cinlere ve insânlara, bir uyarıcı olarak göndermiştir. Tevhîd dâveti yerel değil, tüm zamanları ve mekânları kuşatıcıdır. Hiçbir kimse veya toplum bu uyarının dışında kalamaz. Furkân’ı rehber edinenler hakka sâbit kalırken, onu terk edenler kendi hevâlarının karanlığında boğulmaya mahkûmdurlar.
***
Zumer Sûresi 185. Âyet-i Kerîme
Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
﴿اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَاباً مُّتَشَابِهاً مَّثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ﴾
“Allâh, sözün en güzelini, âyetleri birbirine benzeyen (uyumlu) ve tekrarlanan bir Kitâb olarak indirdi. Rablerinden korkanların ondan derileri ürperir.” [Zumer: 39/23]
Allâh’u Teâlâ, indirdiği vahyi “Ahsenü’l-Hadîs” (sözün en güzeli) olarak nitelendirmiştir. Zîrâ mahlûkatın sözü ile Hâlık’ın sözü arasında, bizzat Allâh’u Teâlâ ile mahlûkat arasındaki fark kadar büyük bir fark vardır.
“Müteşâbih”, Kur’ân’ın âyetlerinin belâgat, doğruluk, güzellik ve tevhîd akîdesini ispat hususunda birbirine benzemesi, birbirini tasdîk etmesi ve hiçbir çelişki barındırmaması demektir.
“Mesânî” ise kıssaların, emir ve yasakların, vaad ve vaîdin (cennet ve cehennem haberlerinin) kalblere iyice yerleşmesi için tekrar tekrar zikredilmesidir.
Selef âlimlerinin ahlâkını en güzel yansıtan kısım âyetin sonudur: Allâh’u Teâlâ’nın azâmetini tanıyan, O’ndan hakkıyla korkan mü’minler, bu yüce kelâmı işittiklerinde kalbleri haşyetle titrer, derileri ürperir. Bu, îmânın kalbteki canlılığının ve Allâh’u Teâlâ’nın kelâmına duyulan derin saygının bir alâmetidir. Kur’ân’ı ölü bir kalble, tefekkürden uzak ve sadece lafzî bir mûsiki gibi dinlemek Selef’in menhecinde yoktur. Asıl olan, haşyet ile sarsılmak ve itaate koşmaktır.
***
Sonuç
Bu başlık altında serdedilen âyet-i kerîmeler, İslâm akîdesinin en muhkem temelini inşâ etmektedir: Dîn, Allâh’u Teâlâ’nın gökten indirdiği vahiyden ibârettir. Kur’ân-ı Kerîm; sadece bir kanunlar mecmuası değil, aynı zamanda kalbleri dirilten, hastalıklara şifâ olan, şirkin ve küfrün karanlıklarını parçalayan bir nûrdur. Selef-i Sâlihîn âlimlerinin üzerinde ittifak ettiği üzere, Allâh’u Teâlâ’nın kelâmını hakikî mânâsıyla idrak edip hayatına tatbik etmeyen hiçbir ferdin yahut toplumun hidâyet üzere olması düşünülemez. Zîrâ Kur’ân, hakkı bâtıldan ayıran yegâne mihenk taşıdır (Furkân). O halde her Müslüman, bu ilâhî vahyi aklının, nefsinin, geleneklerinin ve felsefî akımların mutlak sûrette önünde tutmalı; Allâh’u Teâlâ’nın ihtarlarına kulak vererek, âyetler okunduğunda kalbi ürperen, ihlâslı ve müttakî kullar zümresine dâhil olmanın gayreti içinde olmalıdır.
Âyetlerden Öğrendiklerimiz:
- Kur’ân-ı Kerîm, mahlûk değil, Allâh’u Teâlâ’nın Cibrîl vasıtasıyla indirdiği hakiki kelâmıdır. Tevhîd akîdesinin temeli budur.
- Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in tebliği kıyâmete kadar geçerlidir; Kur’ân’ın mesajı tüm insanlığa ve cinlere yönelik genel bir uyarıdır.
- Kur’ân, sadece inananlar için bir rahmet ve akîdevî hastalıklar (şirk, nifak, şüphe) için yegâne şifâ kaynağıdır. Kâfirler ondan faydalanamaz.
- İslâm dîninde hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı belirleyen tek ölçü “Furkân” olan Kur’ân’dır; beşerî kıyaslar ve akıl yürütmeler vahyin önüne geçirilemez.
- Sahîh bir îmânın alâmeti, Allâh’u Teâlâ’nın âyetleri okunduğunda kalbte derin bir haşyet (korku ve saygı) hissetmek ve bedenin bu ilâhî hitab karşısında ürpermesidir.
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Rabbinin rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

