أَحَبُّ النَّاسِ إِلَى اللَّهِ
Allâh’a En Sevimli İnsân
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür… Bundan sonra:
عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، أَنَّ رَجُلًا جَاءَ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَيُّ النَّاسِ أَحَبُّ إِلَى اللَّهِ؟ قَالَ: «أَحَبُّ النَّاسِ إِلَى اللَّهِ أَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ.» رَوَاهُ الطَّبَرَانِيُّ فِي «الكبير» (13646)، وَغَيْرُهُ
13. İbn Ömer radîyallâhu anhumâ’dan rivâyet edildiğine göre, bir adam Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve: “Ey Allâh’ın Rasûlü! İnsânların Allâh’a en sevimli olanı kimdir?” dedi. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurdu: “İnsânların Allâh’a en sevimli olanı, insânlara en çok faydası dokunandır.” Bu hadîsi, Taberânî “el-Kebîr”de (13646) ve ondan başkaları rivâyet etmişlerdir.
عَنِ ابْنِ عُمَرَ: İbn Ömer’den, رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا: Allâh o ikisinden razı olsun, أَنَّ رَجُلًا: Şüphesiz bir adam, جَاءَ: Geldi, إِلَى النَّبِيِّ: Nebî’ye, صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: Allâh O’na salât ve selâm eylesin, فَقَالَ: Ve dedi ki, يَا رَسُولَ اللَّهِ: Ey Allâh’ın Resûlü, أَيُّ النَّاسِ: İnsanların hangisi, أَحَبُّ: En sevimlisidir, إِلَى اللَّهِ: Allâh’a, قَالَ: Buyurdu ki, أَحَبُّ النَّاسِ: İnsanların en sevimlisi, إِلَى اللَّهِ: Allâh’a, أَنْفَعُهُمْ: Onların en faydalı olanıdır, لِلنَّاسِ: İnsanlara.
Tahriç:
Bu hadîsi, İmâm Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr’de 13646. hadîs olarak el-Mu’cemu’l-Evsat’ta 6026. hadîs olarak ve el-Mu’cemu’l-Sağir’de 861. hadîs olarak Abdullâh bin Ömer radîyallâhu anhumâ’dan rivâyet etmiştir. Ayrıca İbn Ebî’d-Dünyâ, “Kadâu’l-Havâic” de (36) ve “Kitâbu’s-Samt” (111), Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid’de (13708), Ebû Nuaym, Tergîb ve Terhîb”de (1162) ve İbn Asâkir Târîhu Dımeşk’te (13028) tahriç etmişlerdir.
Hadîsin senedi hakkında epeyce konuşulmuştur. Ancak hadîs, şâhidleriyle (destekleyici diğer rivâyet kanallarıyla) kuvvetlenmiştir. Hükmü “hasen li-gayrihi” derecesinden aşağı düşmez.
Kelimeler ve Kavramlar:
«أَحَبُّ النَّاسِ»: İnsânlar içerisinden Allâh Teâlâ’nın sevgisine, rızâsına, merhametine ve yakınlığına en ziyâde mazhar olan, derecesi Allâh katında en yüksek bulunan kimsedir.
«إِلَى اللّٰهِ»: Âlemlerin Rabbi, Mâlik-i Yevmi’d-Dîn olan Allâh Teâlâ’nın katında, O’nun kurbiyyet ve muhabbet mîzânında demektir.
«أَنْفَعُهُمْ»: Nefea (نَفَعَ) kökünden ism-i tafdîl (üstünlük sîgası) olup; dînî, dünyevî, mâddî, mânevî, bedenî ve mâlî her alanda hayra vesîle olan, faydası ve hayrı en çok dokunan kimsedir.
«لِلنَّاسِ»: Lâm-ı cinsiyye ile sâdece kendi akrabasına veya yakın çevresine değil; ayrım gözetmeksizin Müslüman kardeşlerine, ihtiyaç sâhiblerine ve bütün insânlara demektir.
Şerh:
Bu hadîs-i şerîf; tevhîd akîdesinin ameldeki en tatlı meyvesini, İslâm’ın toplumsal ahlâk ufkunu ve müminin varlık gâyesini gözler önüne seren muazzam bir nübüvvet düsturudur. Rahmet Peygamberi Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem, tek bir cümlede ilâhî sevgiyi ve rızâyı kazanmanın en kestirme yolunu bizzat îlân etmiştir: İnsânlara faydalı olmak, onların derdiyle dertlenmek ve hayırlarına koşmak.
İslâm akîdesinde kulun Allâh Teâlâ ile olan bağı sâdece ferdî ibâdetlerden ibâret değildir. Nitekim Ehl-i Sünnet usûlünde îmân ile amel birbirinden büsbütün ayrı düşünülemeyeceği gibi, hâlis bir kalple ifâ edilen sâlih ameller kulu Allâh Teâlâ’nın sevgisine ve kurbiyyetine ulaştıran en kuvvetli vesîlelerdir. Hakîkî mümin; namazda saf tutarken gösterdiği huşûu ümmet içerisinde mazlûmun elinden tutarken, bir yetimin başını okşarken, ilim öğretirken ve mümin kardeşinin kederini dağıtırken de gösteren kimsedir. Bu şuurla hareket eden bir mümin, halka hizmeti Hakk’a yakınlığın ayrılmaz bir cüz’ü ve îtikâdî mes’ûliyetinin tabiî bir netîcesi bilir. Kalbinde Allâh sevgisi kökleşen bir kul, O’nun mahlûkâtına merhametle bakar. Zîrâ mahlûkâta ihsânda bulunmak, doğrudan doğruya el-Muhsin, el-Berr ve er-Rahîm olan Âlemlerin Rabbi’nin ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Kul, Allâh’ın kullarına ne kadar karşılıksız fayda sağlarsa, Allâh Teâlâ da o kuluna lütuf ve ihsân kapılarını o nispetle açar. Allâh Teâlâ, insânlara iyilik yapan ve fayda sağlayan kullarını sevdiğini şu âyetiyle haber vermektedir:
﴿وَاَنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا تُلْقُوا بِاَيْد۪يكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ وَاَحْسِنُواۚۛ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿١٩٥﴾﴾
“Allâh yolunda infâk edin; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve ihsân üzere olun (iyilik ve güzellikle muâmele edin). Şüphesiz ki Allâh, muhsinleri (iyilik yapanları) sever.” [Bakara: 2/195]
Aynı şekilde Allâh Teâlâ kuluna yapılan ihsânın karşılığını zâyi etmeyeceğini haber vermektedir:
﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ ﴿١٢٠﴾﴾
“Şüphesiz ki Allâh, muhsinlerin mükâfâtını aslâ zâyi etmez.” [Tevbe: 9/120]
İmâm İbnu’l-Kayyim rahîmehullâh, Allâh Teâlâ’nın muâmelesinin kulun mahlûkâta muâmelesi cinsinden olduğunu şöyle ifâde etmiştir:
“O Subhânehû rahîmdir, merhamet edenleri sever; kullarından ancak merhametli olanlara merhamet eder. O setîrdir (kusurları örtendir), kullarının kusurlarını örtenleri sever. Afüvvdür (bağışlayandır), affedenleri sever. Gafûrdur, bağışlayanları sever… Kim affederse Allâh da onu affeder; kim bağışlarsa Allâh da onu bağışlar; kim müsamaha gösterirse Allâh da ona müsamaha gösterir. Kullarına kim yumuşak davranırsa Allâh da ona rıfk ile muamele eder. Mahlûkâtına kim merhamet ederse Allâh da ona merhamet eder. Onlara kim ihsânda bulunursa Allâh da ona ihsân eder. Onlara kim cömertlik yaparsa Allâh da ona cömert davranır. Onlara kim fayda sağlarsa Allâh da ona fayda verir… Kim Allâh’ın mahlûkâtına nasıl bir sıfatla muâmele ederse, Allâh Teâlâ da dünyâda ve ahîrette o kuluna tıpkı o sıfatla muâmele eder.”[1]
Hadîs-i şerîfteki “en faydalı olan” nitelemesi, son derece şümûllü bir ifâdedir. En büyük fayda; insânların dînini, akîdesini ve ahîretini kurtaracak dînî ilimleri ve Sünnet-i Seniyye’yi öğretmektir. İlim talebelerine destek olmak, hidâyete vesîle olmak, cehâlet karanlığını ilim nûruyla aydınlatmak faydanın zirvesidir. Bunun ardından ise insânların sıkıntılarını gidermek, borçluların yükünü hafifletmek, açları doyurmak, hastalara şifâ aramak, hüznü ve kederi paylaşmak gelir. Nitekim rivâyetin devamında Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:
«وَأَحَبُّ الْأَعْمَالِ إِلَى اللّٰهِ سُرُورٌ تُدْخِلُهُ عَلَى مُسْلِمٍ، أَوْ تَكْشِفُ عَنْهُ كُرْبَةً، أَوْ تَقْضِي عَنْهُ دَيْنًا، أَوْ تَطْرُدُ عَنْهُ جُوعًا، وَلَأَنْ أَمْشِيَ مَعَ أَخٍ لِي فِي حَاجَةٍ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنْ أَنْ أَعْتَكِفَ فِي هٰذَا الْمَسْجِدِ – يَعْنِي مَسْجِدَ الْمَدِينَةِ – شَهْرًا.»
“Allâh’a en sevimli gelen amel, bir Müslümanın kalbine girmesini sağladığın sevinç yahut onun bir sıkıntısını gidermen yahut borcunu ödemen yahut açlığını gidermendir. Bir dîn kardeşimin bir ihtiyacını görmek için onunla birlikte yürümek, bana şu mescitte (Mescid-i Nabevî’de) bir ay itikâfa girmekten daha sevimlidir.” [Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat (6026)]
Bu itibarla mümin, “Ben tek başıma kurtulayım” bencilliğine düşemez. O, elindeki nimetleri, ilmi, mâlı ve imkânları insânlığın huzuru ve hidâyeti için seferber ederek hayırda öncü olur ve Allâh’ın rahmetini kazanır. İMâm Cafer-i Sâdık rahîmehullâh, şöyle demiştir
“Şüphesiz Allâh Teâlâ, rahmetinden, rahmetiyle ve rahmeti için bir kısım kullar yaratmıştır ki; onlar insanların ihtiyaçlarını gideren kimsedir. Sizden kim onlardan olmaya güç yetirebilirse olsun!”[2]
Sonuç:
Bu hadîs-i şerîf, kulun Allâh katındaki değerini ve sevgisini ölçen ilâhî bir mîzândır. Allâh’ın sevgisine ermek isteyen bir mümin, Bütün imkânlarıyla insânlara faydalı olmaya gayret etmeli; ilmiyle, mâlıyla, bedeniyle ve güzel sözüyle cemiyyete huzur ve bereket dağıtmalıdır.
Hükümler ve Hikmetler:
1. İnsânlara dînî ve dünyevî alanlarda faydalı olmak, Allâh Teâlâ’nın sevgisini ve rızâsını kazanmanın en büyük vesîlelerindendir.
2. Başkalarına faydası dokunan müteaddî ameller, sâdece kişinin kendisine faydası olan nâfile ibâdetlerden mertebece daha üstündür.
3. Mümin kardeşinin bir ihtiyacını görmek, Mescid-i Nabevî’de nâfile itikâf girmek kadar büyük ecre nâil bir ibâdettir.
4. Müslümanların üzüntüsünü gidermek, borçlarını ödemek, açlıklarını dindirmek ve kalplerine sevinç bahşetmek farz ve vâcib ahlâkî sorumluluklardandır.
5. Kulun Allâh katındaki derecesi, mahlûkâta sağladığı fayda ve lütuf nispetinde yükselir.
6. Gerçek dindarlık, bütün insânların ve canlıların emniyet bulduğu ve fayda gördüğü kâmil bir ahlâkı kuşanmaktır.
***
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashâbının üzerine olsun.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ en iyisini bilendir.
Kaan Sâlih.
[1] İbnu’l-Kayyim, el-Vâbilu’s-Sayyib: 35.
[2] İbn Abdurabbih, el-Ikdu’l-Ferîd: 1/196.
Bir Cevap Yaz
