«
  1. Anasayfa
  2. Makaleler
  3. Hâlid bin Velîd’in Azledilmesi ve İslâmî Hareket Hayatında Görev Ahlâkı

Hâlid bin Velîd’in Azledilmesi ve İslâmî Hareket Hayatında Görev Ahlâkı

makaleler

Hâlid bin Velîd’in Azledilmesi ve
İslâmî Hareket Hayatında Görev Ahlâkı

Üzerimize vâcib olanın zikrinden sonra.

İslâmî hizmet hareketlerinde ve çalışmalarında zaman zaman görev değişiklikleri, yetki devri veya kişinin yürüttüğü bir vazifeden alınması söz konusu olabilir. Bu tür durumlar, yalnızca idârî bir mesele değildir. Aynı zamanda kişinin ihlâsını, teslimiyetini, kardeşlik hukûkunu, nefsini ve hizmet anlayışını ortaya çıkaran ciddi bir imtihândır.

Bir insânın görevdeyken hizmet etmesi kolaydır. Çünkü yetki, itibar, çevresindeki insânların ilgisi ve yaptığı işin görünür sonuçları insânın nefsine hoş gelebilir. Asıl imtihan ise görev elinden alındığında başlar:

“Ben makam için mi hizmet ediyordum, yoksa Allâh için mi?”

İslâm tarihinin bu açıdan dikkat çekici örneklerinden biri Hâlid bin Velîd radîyallâhu anh’dır. Ömer radîyallâhu anh onu başkumandanlıktan almış; ancak Hâlid İslâm ordusundan kopmamış, mücâdeleyi terk etmemiş ve yeni kumandanın emri altında hizmet etmeye devam etmiştir. Bu hadîse, günümüz Müslümanlarına önemli bir ahlâk dersi vermektedir: Bir vazifeden alınmak, davadan alınmak değildir. Bir makamın kaybedilmesi, hizmetin terk edilmesini gerektirmez.

Hâlid bin Velîd’in İmtihanı

Hâlid bin Velîd radîyallâhu anh, İslâm tarihinin en meşhur askerî şahsiyetlerinden biridir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem döneminden itibâren birçok önemli savaşta bulunmuş, Ebû Bekir radîyallâhu anh döneminde riddet hareketlerine karşı savaşmış ve İslâm ordularının fetihlerinde büyük bir görev üslenmiştir. Ebû Bekir radîyallâhu anh’ın ona duyduğu güven son derece yüksekti. Ancak Ömer radîyallâhu anh halife olduğunda Hâlid’i Şam ordusunun başkumandanlığından aldı ve Ebû Ubeyde bin Cerrâh radîyallâhu anh’ı başkumandan yaptı. Daha sonra Hâlid, Ebû Ubeyde’nin emri altında savaşmaya devam etti. İslâm tarihçileri Hâlid’in Ebû Ubeyde’nin emri altında bulunduğunu açıkça ifâde ederler:

“Humus’ta Ebû Ubeyde bulunuyordu; Hâlid ise onun emri altında Kınnesrîn’de bulunuyordu.” [İbnu’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih: 2/359; İbn Asâkir, Târîhu Dımaşk: 16/265; Taberî, Târîhu’r-Rusul ve’l-Mulûk: 4/67]

Hâlid bundan sonra da askerî faaliyetlere katıldı ve kendisine görevler verildi. Aynı rivâyette Hâlid ve İyâd bin Ganm’ın birlikte askerî sefere çıktıkları da nakledilir. Bu tavır, onun hizmet anlayışının merkezinde makamın değil, davanın bulunduğunu düşündüren güçlü bir tarihî örnektir.

“Ben Yoksam Hizmet Yok” Anlayışı İslâmî Değildir

Hareket, cemaat ve teşkilat çalışmalarında en tehlikeli hastalıklardan biri, kişinin yaptığı hizmeti kendi şahsıyla özdeşleştirmesidir. Kişi zamanla şöyle düşünmeye başlayabilir:

“Bu işi yıllardır ben yürütüyorum.”

“Bu teşkilatı ben kurdum.”

“Bu hizmet benim emeğimle büyüdü.”

“Beni görevden aldılarsa artık burada iş yürümez.”

Bu düşünceler kişi için ilk bakışta masum görünebilir. Fakat içinde büyük bir nefsî tehlike vardır. Çünkü hizmet Allâh’ın dînine yapılıyorsa, hizmet şahıslara bağlı değildir. Allâh’u Teâlâ’nın hayat kitâbımız olan Kur’ân-ı Kerîm ile öğrettiği esas şudur:

“Muhammed ancak bir rasûldür. Ondan önce de rasûller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz?” [Âli İmrân: 3/144]

Âyetin ilk muhatapları farklı olsa da verdiği temel ders açıktır: Hakîkat şahıslara bağlı değildir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem bile vefat ettiğinde İslâm davası sona ermemiştir. Öyleyse bir harekette veya cemaatte bir kişinin görevden alınmasıyla hizmetin bırakılması asla doğru değildir.

Görev, Emânettir; Mülkiyet Değildir

İslâm’da görev bir mülk değildir. Bir insân kendisine verilen makamı “benim makamım” şeklinde görmemelidir. O makam, kendisine belirli bir süre için teslim edilmiş bir emânettir. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Allâh size emânetleri ehline vermenizi emrediyor.” [Nisâ: 4/58]

Bir görevin verilmesi kadar, gerektiğinde geri alınması da idarî sorumluluk kapsamında olabilir. Bu nedenle Müslüman, görev kendisine verildiğinde: “Bu benim hakkım” dememeli; “Bu bana verilmiş bir emânettir.” demelidir. Aynı şekilde görev elinden alındığında: “Benden alındığına göre artık burada bulunmam” demek yerine: “Allâh’ım, beni başka bir makamda değil, yine hizmette kullan” diyebilmelidir.

Hâlid’in Büyüklüğü Sadece Savaş Kazanmasında Değildi

Hâlid bin Velîd radîyallâhu anh’ın büyüklüğü sadece savaş meydanındaki başarısıyla ölçülmemelidir. Onun büyüklüklerinden biri de makamı elinden alındığında İslâm ordusunu terk etmemesidir.

Düşünün! Bir insân uzun süre ordunun başında bulunuyor. İnsânlar onu tanıyor. Onun askerî başarıları herkes tarafından biliniyor. Sonra halife onu başkumandanlıktan alıyor. Böyle bir durumda nefsin insâna söyleyebileceği çok şey vardır:

“Madem beni istemiyorlar, ben de yokum.”

“Bunca hizmetten sonra bana yapılan bu mu?”

“Benden sonra görsünler bakalım.”

“Ben olmazsam ne yapacaklar?”

Fakat Hâlid’in tavrı bu olmadı. Orduda kaldı. Savaştı. Emir dinledi. Kendisine verilen görevleri yerine getirdi. İşte burada büyük bir ahlâk dersi vardır.

Görevden Alınmak, İtibarın Sıfırlanması Değildir

Bir cemaatte veya İslâmî hizmet yapısında kişinin görevden alınması, her zaman onun kötü, değersiz veya başarısız olduğu anlamına gelmez. Nitekim Ömer radîyallâhu anh, Hâlid radîyallâhu anh’ı azletmiş fakat onun hakkında “artık işe yaramaz” şeklinde bir kanaate sâhib olmamıştır. Aksine Hâlid’in askerî kabiliyetinden yararlanılmaya devam edilmiştir. Bu bize önemli bir ölçü verir: Bir görev değişikliği, kişinin bütün hizmet geçmişinin reddedilmesi anlamına gelmez.

Dolayısıyla görevden alınan kişinin de bunu: “Demek ki artık hiçbir değerim yok” şeklinde anlaması doğru değildir. Bazen insân görevden alınır çünkü başka birinin o görevi daha iyi yapacağı düşünülür. Bazen idarî denge gerekir. Bazen yeni bir yapılanma vardır. Bazen kişinin bazı yönlerini düzeltmesi gerekir. Bazen de yönetim bir konuda farklı bir kanaate ulaşmıştır. Bütün bunlar kişinin dînin hizmetinden ayrılmasını gerektirmez.

Görevden Alınan Kişinin İlk Yapması Gereken: Nefsini Sorgulamak

Burada Hâlid’in örneğinden günümüz insânına düşen önemli bir ders vardır. Görevden alınan kişi hemen: “Bana haksızlık yapıldı” demeden önce kendisine şu soruları mutlaka sormalıdır:

Bu görevde hata yaptım mı? İnsânlarla ilişkilerimde problem oldu mu? Nefsim ve yakınlarım için haksız menfaat mı sağladım? Bana verilen sorumluluğu gereği gibi yerine getirdim mi? Nefsimi hizmetin önüne geçirdim mi? İnsânların takdirini Allâh’ın rızâsının önüne koydum mu? Yetkiyi emânetten ziyade şahsî bir hak gibi mi gördüm? Yeni sorumlunun emrine karşı içimde kibir veya kırgınlık oluştu mu? İşte görevden alınma hadîsesi, mümin için büyük bir muhasebe fırsatı olabilir.

İtaat, Kişiye Değil Meşru Emre Olmalıdır

Burada çok önemli bir denge vardır. İslâm, körü körüne kişiye itaati emretmez. İtaat, meşru olan hususlarda olur. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur:

“İtaat ancak mâruftadır.” [Buhârî (6726)]

Bu nedenle İslâmî hareket ve cemaat içinde görevden alınan bir kimsenin: “Beni görevden aldılar; bundan sonra hiçbir emre uymam” demesi doğru değildir, fıkhen ihtilafsız olarak haramdır. Fakat aynı şekilde: “Yönetici ne yaparsa yapsın mutlaka doğrudur” anlayışı da İslâm’ın emrettiği itaat anlayışı değildir. Doğru olan şudur: Meşru çerçevede, adabını koruyarak, cemaat düzenini bozmadan ve fitneye sebep olmadan itaat etmek.

Burada “itaat” kelimesinin sınırı özellikle korunmalıdır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, itaatin meşru çerçevede olduğunu bildirmiştir; Buhârî’de de yöneticinin emrine itaatin Allâh ve Rasûlü’ne itaate bağlı olduğu açıkça zikredilir. Dolayısıyla hak olan şahsî ve mutlak itaati değil; meşru idârî düzen içinde, mâruf olan konularda verilen talimatlara uymayı savunmaktadır.

Görevden Alınan Kişi Cemaati Terk Etmeli mi?

Hâlid’in hayatındaki en dikkat çekici derslerden biri budur. Sırf görevden alınmış olmak, tek başına cemaati terk etmeyi asla gerektirmez. Bu sebeble cemaati terk etmek haramdır ve cahiliye adetlerindendir.

Hâlid örneği bu yönde güçlü bir tarihî ibret sunmaktadır. Zehebî’nin Siyeri’nde Vâkıdî kanalıyla Hâlid’in Ebu Ubeyde vefat edinceye kadar onunla, ardından İyâd bin Ganm ile birlikte bulunduğu; daha sonra Humus’ta sınır hizmetinde bulunduğu aktarılır. [Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ: 3/232]

Görevden alınmak, kişinin hizmet çevresini terk etmesi için kesinlikle tek başına bir sebep değildir. Bilakis görevden alınan kimse; hizmete devam etmeli, kardeşlerinden kopmamalı, yeni yöneticiyi sabote etmemeli, eski makamını kullanarak paralel bir yapı oluşturmamalı, insânları kendi etrafında toplamaya çalışmamalı, dedikodu ve fitne üretmemeli, kırgınlığını cemaatin geneline taşımamalı, kendisine verilen yeni görevi küçümsememeli, gerekirse bir süre daha geri planda hizmet etmeyi kabullenmelidir. Çünkü cemaat, kişinin makamından daha değerlidir. Buradaki vurgu, meşru bir hizmet yapısında sırf makam kaybı, kırgınlık veya nefsî incinme sebebiyle ayrılmamaktır.

“Beni Dinlemiyorsanız Ben de Yokum” Tavrı

Günümüz İslâmî hareket ve cemaatlerinde en büyük problemlerin bir kısmı görev değişikliklerinden sonra ortaya çıkmaktadır. Bir kişi yıllarca önemli bir görev yapmış olabilir. Sonra görevden alınabilir. Eğer kişi: “Ben artık yokum” diyerek cemaati terk ederse, aslında iki şeyden biri ortaya çıkabilir: Ya hizmet anlayışı makam merkezlidir ya da kişinin nefsi, yaptığı hizmetle fazlaca özdeşleşmiştir. Gerçek ihlâs ise şunu söyleyebilmektir:

“Benim görevim değişebilir; fakat Allâh’a kulluk görevim değişmez.”

“Makamım alınabilir; fakat kardeşlik sorumluluğum alınamaz.”

“Bana başkanlık verilmeyebilir; fakat hizmet etmekten men edilmedim.”

“Önde olmayabilirim; fakat Allâh’ın rızâsı için arkada da çalışabilirim.”

“Görevden alınabilirim; bir müddet geri bırakılabilirim ancak bu itaatime mâni olmaz.”  

Bu anlayış, cemaat hayatında ihlâsın önemli göstergelerinden biridir.

Yeni Yöneticiyi Sabote Etmek Hizmet Değildir

Görevden alınan kişinin en tehlikeli imtihanlarından biri, yeni görevlendirilen kimse hakkında konuşmaya başlamasıdır.

“O bu işi bilmiyor.”

“Ben olsaydım böyle yapmazdım.”

“Aslında herkes benim haklı olduğumu biliyor.”

Bu tür konuşmalar zamanla tarafgirlik oluşturur. Hâlbuki Hâlid’in örneğinde dikkat çekici olan şey, yeni kumandanın altında hizmet etmeye devam etmesidir. İbn Kesîr’in Kınnesrîn rivayetinde Ebû Ubeyde’nin Hâlid’i Kınnesrîn’e gönderdiği ve Hâlid’in orada savaşıp şehri fethettiği aktarılır. Ömer radîyallâhu anh’a bu başarı ulaştığında onun, Hâlid’i bir itham veya şüphe sebebiyle değil, insânların ona aşırı bağlanmasından endişe ettiği için azlettiğini söylediği nakledilir. Bu, günümüz Müslümanına şu dersi verir:

Bir görevi senden alan kişinin başarısız olmasını istemek, senin başarılı olman anlamına gelmez. Bilakis gerçek ihlâs: “Allâh’ım, benden sonra görevi alan kardeşime başarı ver” diyebilmektir.

Kendisine Çeki Düzen Vermek

Görevden alınma hadîsesinin bir başka olumlu tarafı da insânın kendisini yeniden değerlendirmesidir. İnsân bazen makamdayken kendi hatalarını göremez. Görevden ayrılınca: Davranışlarını, ilişkilerini, kararlarını, öfkesini, iletişim biçimini, insânlara yaklaşımını, yetki kullanma şeklini daha tarafsız ve net olarak değerlendirebilir.

Bu nedenle görevden alınan kimse: “Başıma bu neden geldi?” sorusunun yanında mutlaka: “Ben bundan ne öğrenmeliyim?” sorusunu da sormalıdır. İşte bu, musibeti terbiye vesilesine dönüştürmektir.

Sabır, Sadece Beklemek Değildir

Görevden alınan kişi için sabır, hiçbir şey yapmadan oturmak değildir. Sabır, öfkesini kontrol etmektir. Sabır, dedikodu yapmamaktır. Sabır, kardeşliğini korumaktır. Sabır, hakkını ararken edebi terk etmemektir. Sabır, hizmeti makamdan bağımsız görmektir. Sabır, Allâh’ın rızâsını insânların takdirinden üstün tutmaktır. Bu nedenle görevden alınmak, mümin için bir son değil, bazen ahlâkî olgunlaşmanın başlangıcı olabilir.

Makamdan Sonra da Hizmet Edebilmek İhlâsın Ölçülerindendir

İnsân makamdayken hizmet ediyorsa: “Bu kişi hizmet ehli” deriz. Fakat daha büyük soru şudur: Makamı elinden alındığında ne yapacak? İnsân başkanken kardeşlerine güzel davranabilir. Peki artık başkan değilken? İnsân söz sâhibi iken itaat edebilir. Peki sözü dinlenmediğinde? İnsân karar verici iken sabırlı olabilir. Peki kararı başkası verdiğinde? İşte burada insânın gerçek karakteri ortaya çıkar. Bu nedenle: Makamdayken hizmet etmek fazilettir; makam elinden alındığında hizmete devam edebilmek ise ihlâsın imtihanıdır.

Hâlid’in Mesajı: “Ben Makamın Değil, Davanın Adamıyım”

Hâlid bin Velîd’in hayatından çıkarılabilecek en güçlü mesajlardan biri şudur:

“Ben kumandanlığın değil, İslâm’ın askeriyim.”

O, başkumandan olduğunda savaştı. Başkumandan olmadığında da savaştı. Emir veren olduğunda hizmet etti. Emir alan olduğunda da hizmet etti. Bu, Müslümanın cemaat hayatında sahib olması gereken temel ahlâklardan biridir. Çünkü Allâh katında değerli olan, koltuk değil, kulluktur. Makam değil, ihlâstır. Öne çıkmak değil, Allâh’ın rızasıdır. İnsanların alkışı değil, Allâh’ın kabulüdür.

Günümüz Müslümanına Pratik Bir Ölçü

Bir kimse bir cemaatte görevden alındığında kendisine şu on maddelik prensibi hatırlatmalıdır:

1. Önce sakin ol. Öfke ile karar verme.

2. Nefsini sorgula. Görevden alınmana sebep olabilecek hatalarını düşün.

3. Hakkını gerekiyorsa edeple sor. Fakat bunu kavga ve fitneye dönüştürme.

4. Hizmeti terk etme. Görevden alınmak davadan ayrılmayı gerektirmez.

5. Yeni yöneticiyi sabote etme. Başarısız olmasını istemek kardeşlik hukukuna zarar verir.

6. İnsanları kendi etrafında toplamaya çalışma. Görev değişikliğini şahsî bir cepheleşmeye dönüştürme.

7. Yeni görev verilirse küçümseme. Büyük hizmet küçük görünen işlerle de yapılabilir.

8. Görev verilmezse de hizmet et. Makam yok diye kulluk ve hizmet bitmez.

9. Geçmiş hizmetlerini silah olarak kullanma. “Bunca yıl ben çalıştım” diyerek minnet ettirme.

10. Allâh için itaat üzere kal. Son karar noktası budur.

Sonuç: Hizmet Makamla Değil, İhlâsla Ölçülür

Hâlid bin Velîd’in Ömer radîyallâhu anh tarafından başkumandanlıktan alınması, İslâm tarihinde görev değişikliğinin en dikkat çekici örneklerinden biridir. Fakat bu örneği doğru okumak gerekir. Zîrâ Hâlid’in görev değişikliğini İslâmî hizmetten kopuş sebebi hâline getirmemesi asıl ibret noktasıdır. Kaynaklarda onun Ebû Ubeyde’nin emri altında görev yaptığı ve daha sonra da askerî hizmetini sürdürdüğü görülmektedir.

Hâlid, görevden alındığında, İslâm ordusunu terk etmedi. Yeni kumandanın otoritesine karşı isyân etmedi. Hizmeti bırakmadı. Askerî görevler üstlenmeye devam etti. Kınnesrîn gibi seferlerde görev aldı. Böylece hayatıyla önemli bir hakîkati ortaya koydu: Müminin hizmeti makamına bağlı olmamalıdır. Bugün bir cemaatte, dernekte, vakıfta, medresede veya herhangi bir İslâmî hizmet yapısında görev yapan kimse de bu hakîkati unutmamalıdır.

Görev verildiğinde şükretmeli, görevden alındığında sabretmelidir. Görevi büyük ve küçük olarak değil, görev sorumluluğu açısından değerlendirmelidir. Öne çıkarıldığında kibirlenmemeli, geri plana alındığında küsmemelidir. Kendisine itibar edildiğinde hizmet etmeli, itibarı azaldığında da Allâh için hizmet etmeye devam etmelidir.

Çünkü asıl mesele: “Ben hangi makamdayım?” değil; “Ben Allâh’ın rızâsı için ne yapıyorum?” sorusudur.

Bir insânın makamı değişebilir. Görevi değişebilir. Yetkisi elinden alınabilir. Yerine başka biri getirilebilir. Fakat bütün bunların hiçbiri onun Allâh’a kulluk vazifesini değiştirmez. Bu sebeple görevden alınan Müslümanın önünde iki yol vardır:

Ya nefsini merkeze alıp cemaati terk edecek ya da nefsini terbiye edip: “Ben makamın değil, hizmetin adamıyım” diyerek yoluna devam edecektir.

Hâlid bin Velîd’in hayatından günümüze ulaşan en önemli derslerden biri işte budur:

“Görevden alınabilirsin; fakat hizmetten alınmış değilsin.”

“Makamın değişebilir; fakat Allâh’a kulluğun değişmez.”

“Önde bulunmayabilirsin; fakat Allâh yolunda yürümeye devam edebilirsin.”

Ve belki de en önemlisi:

“Gerçek kulluk şuuru ve ihlâs, insânın kendisine verilen makamı değil, Allâh’ın kendisini hayırda nasipdar kılmasını sevmesidir.”

Allâh’ım bizleri İslâm davasının yılmaz, yıkılmaz, sarsılmaz, kaçmaz, ihlâslı, takvâlı, onurlu ve vefâlı neferlerinden kıl. Dünyâ ve âhiret hüsrâna uğramaktan, zillet içinde olmaktan, nefislerine uyanların yoldaşlığından muhâfaza et. Allâhumme Âmîn…

Ve ahîru da’vana enil hamdulillahi rabbil âlemin.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın rahmetine muhtaç kul,
Kaan Sâlih.

Bir Cevap Yaz