«
  1. Anasayfa
  2. Fıkıh Soruları
  3. Harâm (faiz) Karışık Mal Sahibinin Sofrasında Yemek Yemenin Hükmü

Harâm (faiz) Karışık Mal Sahibinin Sofrasında Yemek Yemenin Hükmü

sr_cblr

HARÂM (FAİZ) KARIŞIK MAL SÂHİBİNİN SOFRASINDA YEMEK YEMENİN HÜKMÜ

Kazancına ve malına faiz karışmış, malının bir kısmı harâm olan kimsenin ikram ettiği yemeği yemek ve sofrasında bulunmak câiz midir?

Cevâb: Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

• Mes’elenin Tanımı ve Hükmü

Kazancında faiz, gasp veya gayrimeşru muâmeleler gibi harâm yollar bulunup malı helâl ile harâmın karışımından oluşan (mühtelitü’l-mâl) bir kimsenin sofrasında yemek yemek ve ikrâmını kabul etmek; sunulan o yemeğin bizzat harâm yolla elde edildiğine dâir kesin bir bilgi (yakîn) yoksa aslen câizdir, lâkin mekruhtur.

Bu durumun hükmü, maldaki harâmın oranına ve sunulan yemeğin aynına göre şöyle ele alınır:

1. Harâmın Bizzat Tayin Edilmesi (Haram): Eğer ikrâm edilen yemeğin bizzat faiz parasıyla satın alındığı veya harâmın bizzat kendisi (gasp edilmiş yiyecek vb.) olduğu biliniyorsa, o sofrada yemek yemek harâmdır.

2. Malın Karışık Olması (Mekruh): Eğer kişinin malında hem helâl hem harâm bulunuyor ve ikrâm edilen yemeğin hangi kısımdan karşılandığı bilinmiyorsa (şüpheli ise), bu yemekten yemek mekruhtur. Maldaki harâm oranı arttıkça bu kerâhet derecesi de şiddetlenir; helâl miktar fazla ise kerahet hafifler. Bu durumda takvâ ve verâ’ gereği sofradan uzak durmak müstehabdır.

3. Malın Tamamının Harâm Olması (Haram): Malının tamamı harâm olan ve helâl hiçbir kazancı bulunmayan kimsenin sofrasından yemek ise harâmdır.

• Hükmün Delîlleri ve Gerekçeleri:

Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْأَرْضِ حَلَالًا طَيِّبًا وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ

“Ey insânlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz (tayyib) olanlarından yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın.” [Bakara: 2/168]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, kullarına sadece temiz ve helâl olan rızıklardan beslenmeyi emretmiştir. Karışık mal sâhibinin ikrâmında harâm şüphesi bulunması, yemeğin “tayyib” (şüphelerden arınmış temiz) olma vasfını zedelediğinden, bu sofralardan uzak durmak âyetin işâret ettiği takvâ boyutuna en muvâfık olanıdır.

Allâh’u Teâlâ, başka bir âyetinde şöyle buyurmaktadır:

 وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ

“İyilik ve takvâ üzere yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın.” [Mâide: 5/2]

Kazancını faizden elde eden kimsenin ikrâmını kabul edip sofrasına oturmak, dolaylı olarak onun bu gayrimeşru yaşantısını onaylamak ve günahına rızâ göstermek anlamına gelebilir. Bu sebeple kerahet hükmü yardımlaşma yasağıyla da ilişkilidir.

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur:

 الْحَلَالُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ وَبَيْنَهُمَا مُشْتَبِهَاتٌ لَا يَعْلَمُهُنَّ كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ فَمَنِ اتَّقَى الشُّبُهَاتِ اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ

“Helâl bellidir (apaçıktır), harâm da bellidir. Bunların arasında ise insanların çoğunun bilmediği şüpheli şeyler (müştebihât) vardır. Kim şüphelerden sakınırsa, dînini ve ırzını (haysiyetini) korumuş olur.” [Buhârî, Îmân 39; Müslim, Müsâkât 107]

Malına faiz karışmış kimsenin sofrası, dînî ölçülerde tam bir “şüpheli alan” (müştebihât) teşkil eder. Bu hadîs-i şerîf, şüpheli şeylerden kaçınmanın dînî ve ahlâkî bir emniyet olduğunu sarîh olarak ortaya koymaktadır.

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, diğer bir hadîsinde şöyle buyurmuştur:

لَا تُصَاحِبْ إِلَّا مُؤْمِنًا وَلَا يَأْكُلْ طَعَامَكَ إِلَّا تَقِيٌّ.

“Sadece mümin kimseyle arkadaşlık et; yemeğini de ancak takvâ sahibi kimse yesin.” [Ebû Dâvud, Edeb 4832; Tirmizî, Zuhd 2395]

Hadîs-i şerîf, gayrimeşru kazançla beslenen ve faiz yiyen fasık kimselerin sofralarında bulunmaktan sakınmayı ve takvâ ehlinin meclislerini aramayı teşvik etmektedir.

İbn Mes’ûd radîyallâhu anh’a bir adam gelip:

“Benim bir komşum var, faiz yiyor ve sürekli beni evine yemeğe dâvet ediyor, ne yapayım?” diye sorduğunda şöyle buyurmuştur:

“Yemeğin kolaylığı (âfiyeti) sana, günahı ve vebâli ise onadır.” [Abdurrezzâk, el-Musannef: 8/150]

Ebû Bekir radîyallâhu anh, kölesinin kendisine getirdiği yemeğin kâhinlik ücreti (harâm kazanç) olduğunu öğrendiğinde parmağını boğazına sokarak yediklerinin tamamını kusmuş ve şöyle demiştir:

“Bu lokma canım çıkmadan çıkmayacak olsaydı bile, yine de onu mutlaka çıkarırdım.” [Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 26]

Selefin bu tavrı, kazancına harâm karışanların sofralarından uzak durmanın (verâ’) ne derece mukaddes bir takvâ nişânesi olduğunu göstermektedir.

İmâm Şâfiî rahîmehullâh, şüpheli mallardan kaçınma ve zâhire göre hükmetme hakkında şöyle demiştir:

“Bir kimseden sana gelen ikrâm veya kaza edilen borç, helâl ve harâmın karışmasından ibâret ise, o malın bizzat harâm olduğunu bilmediğin sürece onu alman helâldir (vâsi’aka en ta’huzehu). Ancak en güzeli ve takvâya en uygun olanı (vel-verâ’u) ondan uzak durup nefsini temiz tutmandır.” [el-Umm: 2/210]

İmâm Nevevî rahîmehullâh, karışık mal sahipleriyle muamele hakkında şöyle demiştir:

“Eğer bir kimsenin elinde hem helâl hem harâm karışık mal varsa, onunla alışveriş yapmak, sofrasından yemek veya hediyesini kabul etmek harâm değil, mekruhtur… Ancak elindeki malın bizzat harâm bir ayın (gasp edilmiş veya bizzat faizle alınmış bir şey) olduğu açıkça bir alâmetle sabit olmadıkça bu durum haram kılınmaz. Lâkin bundan kaçınmak, takvâ derecesinde sevilen bir nezafettir (verâ’un mahbûb).” [el-Mecmû’ Şerhu’l-Mühezzeb: 9/343]

İmam Gazzâlî rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Haram karışık mal sahibinin sofrasından yemekten kaçınmak gerekir. Şayet anne-babanın malında şüphe varsa ve evlâdı dâvet ederlerse, kırılmamaları için nazikçe imtina etmeye çalışmalı; şâyet imtina edemiyorsa lokmaları küçülterek ve az çiğneyerek (asgari miktarda) yemelidir.” [İhyâu Ulûmi’d-Dîn: 2/218-219]

İmam İbn Hecer el-Haytemî rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Malının çoğunluğu harâm olan kimselerle muamele yapmak ve sofralarında bulunmak şiddetle mekruhtur. Ancak mülkiyetin zâhiri geçerliliğine binaen haramlık hükmü verilmez.” [Tuhfetü’l-Muhtâc: 6/293]

• İllet ve Hikmet:

İslâm fıkhında mülkiyetin intikali esnasında “zâhirin muteberliği” esastır. Bir kimsenin elinde bulunan malın zâhiren ona âit olduğu kabul edilir. Ancak haram kazancın (faizin) o malın bütününe sirayet etmesi şüphelidir. Dolayısıyla şer’î illet, “şüphe”dir. Şüphe ise haramlığı değil, keraheti gerektirir. 

• Yakîn Şartı:

Sunulan yemeğin bizzat faizle alındığı veya harâmın bizzat kendisi olduğu kesinleşirse kerahet haramlığa dönüşür.

• Oran Esası:

Maldaki harâm miktarı az, helâl miktar çok ise kerahet tenzîhîdir (hafif). Harâm miktarı helâlden çok ise kerahet tahrîmîye yaklaşır (şiddetlidir).

• Zarûret Durumu:

Açlık veya eziyet riski gibi bir zarûret durumunda karışık mal sÂhibinin yemeğinden yemekte sakınca yoktur.

• Karşıt Görüşün Reddi:

Bazı aşırı yaklaşımlar, malına harâm karışmış kimsenin tüm malının harâm sayılacağını ve sofrasının mutlak harâm olduğunu savunmuşlardır. Lâkin âlimlerin geneli Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in faiz yedikleri ve haksız kazanç elde ettikleri sâbit olan Yahudilerin ikrâmını kabul etmesini ve sahâbenin uygulamalarını esas alarak bu toptancı yaklaşımı reddetmiş; zâhiren tayin edilmemiş şüphelerin haramlık oluşturmayacağını, kerahet sınırında kalacağını kesin olarak sâbit kılmıştır.

• Sonuç:

Malının bir kısmı faizden veya harâm kazançtan gelen bir kimsenin sofrasında yemek yemek, ikrâm edilen yiyeceğin bizzat harâm kazançla alındığına dâir kesin bir bilgi (yakîn) yoksa aslen harâm değil, mekruhtur. Maldaki harâm oranı arttıkça bu kerahet de şiddetlenir. Dînen en faziletli ve takvâya en uygun olan tutum (verâ’), dâvete icâbet etmeyerek bu sofralardan uzak durmaktır. Ancak ebeveyn gibi kırılması günah olan yakınların dâvetlerinde kırgınlığı önlemek adına asgari miktarda yemekte şer’î ruhsat vardır. Malın tamamı haramdan elde edilmiş ise ikram kimin ikramı olursa olsun kabul edilmez.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ en iyisini bilendir.
Kaan Sâlih.

Bir Cevap Yaz