Soru: Organ nakli câiz midir?
Sorunun tam metni: Selam aleykum hocam. Organ nakli caiz mi bunu Allah için cevaplayın. Bir hastamız var ben organ vermek istiyorum. Câizlik noktasını bilmediğim için sormadan hareket etmek istemedim.
Cevâb: Ve aleykum selâm. Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.
Ve aleykum selam kardeşim! Rabbim hastanıza ve hastalarımıza hayırlısıyla âcil şifâlar ihsân etsin.
• Mes’elenin Tanımı ve Hükmü
Organ nakli, ölü ya da diri bir insândan, diğer bir insâna işlevini sürdüren veya sürdürebilecek olan bir organın aktarılması işlemidir. Geçmiş dönem İslâm âlimlerinin fıkhî mirâslarında bu konuya ışık tutabilecek bazı içtihadî yaklaşımlar bulunsa da, organ nakli mevcut tıbbi ve teknik haliyle asrımıza ait yeni (nevzuhur) bir meseledir.
İnsânın bizzat kendisi ve uzuvları mükerrem (değerli) yaratılmıştır. Bu sebeble organlar aslen mal gibi alınıp satılamaz, bağışlanamaz. Ancak tehlike arz eden ağır hastalıklar karşısında tedâvi olmak hayâti bir gerekliliktir. Tıbbi bir mecburiyet ve zarûret durumunda; belirli şer’î, hukûki ve tıbbi şartların eksiksiz yerine getirilmesi kaydıyla organ nakli câizdir. Gerekli şartlar taşınmadığı takdirde ise haramlık hükmü bâki kalır.
• Hükmün Delîlleri ve Gerekçeleri
İslâm fıkhında asıl olan sağlıklı olmaktır; hastalık geçici bir durumdur ve giderilmesi istenmiştir. Usâme bin Şerîk radîyallâhu anh’dan rivâyetle Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur:
“Ey Allâh’ın kulları! Tedâvi olun. Çünkü Allâh yarattığı her bir hastalık için -yaşlılık hâriç- mutlaka şifâsını ya da devâsını yaratmıştır.” [Ebû Dâvud, 3855; Tirmizî, 2038]
Ebu’d-Derdâ radîyallâhu anh’dan rivâyet edilen bir diğer hadîste ise şöyle buyrulur:
“Allâh hem derdi ve hem de devâyı indirmiştir. Dolayısıyla her derdin bir devâsı vardır. Tedâvi olun. Haramla tedâvi olmayın.” [Ebû Dâvud, 3874]
Her iki hadîsde de “tedâvi olun” emriyle hastalıkların giderilmesi istenmektedir. Ancak her hastalığın tedâvisi aynı hükümde değildir. Bu konu hakkında fıkıh kitâbları incelendiğinde kısaca şöyle söylemek mümkündür. Hastalıklar iki kısımdır:
1. Hafif hastalıklar: Tehlike arzetmeyen, tedâvi olunmasa da belirli bir süre sonra etkisini kaybederek ortadan kalkan hastalıklardır. Hanefî, Malikî ve Hanbelî fakihlerinden birçoğu bu tür hastalıklardan tedâvi olmanın mübâh olduğunu söylemiştir. Şâfiî fâkihleri ise bunun müstehab olduğunu söylemişlerdir ki, doğru olan görüş budur. Zîrâ hadîslerde “tedâvi olun” buyrulmuştur.
2. Ağır hastalıklar: Tehlike arzeden, tedâvî olunmadığında hayatın ya da bir organın telefine veya işlevselliğinin yitirilmesine yol açan hastalıklardır. Bu tür hastalıklardan tedâvi olmak ittifakla vâcibtir.
İkinci olarak bilinmesi gerekli olan şey, insânın bizzat kendisi mükerrem/değerli yaratılmış olan bir varlık olmakla birlikte organları da değerlidir. Mal olarak alınıp satılamaz. Hediye edilmez. Zîrâ bu, insânın saygınlığını ve değerini düşürmektir. Bununla birlikte zarûrî durumlar, yasaklamış olan şeyleri câiz kılar. Üzerine icmâ edilen beş kâideden birinde geçtiği üzere:
“الضَّرُورَاتُ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ Zarûretler, yasak olan şeyleri mübâh kılar.” Misâl olarak zarûret içinde veya ikrâh altında olanın canını ya da uzvunu kurtarmak için haram bir maddeden ölmeyecek miktarda yemesi câizdir, hatta vâcibtir.
Yukarıda açıkladığım üzere tedâvi edilmediğinde kişinin hayatının tehlike içinde olacağı hastalıklar ağır hastalıklar olup, tedâvi edilmeleri vâcib olduğu gibi bu tedâvinin mübâh olan şeylerle yapılması da ayrıca vâcibtir. Nitekim Ebu’d-Derdâ radîyallâhu anh’dan rivâyet edilen hadîste “haramla tedâvi olmayın” buyrulmuştur.
Zarûret halinde haram ya da necis olan şeyler ile tedâvi olmanın hükmü ihtilaflı olmakla beraber râcih olan görüş câiz olduğudur. Bu, Şâfiî ve Zâhiri mezheblerinin ve Hanefilerden İmâm Kasânî, Mâlikilerden İmâm İbn Habîb ve İmâm Sahnûn gibi ümmetin bazı fâkihlerin görüşüdür. Buradaki zarûretten maksat ise, tedâvinin ancak haram kılınmış bir şey ile gerçekleşecek olması, helâl yoldan tedâvi imkânının kesinlikle bulunmamasıdır. Çünkü zarûret: “Kişiyi dînen yasaklanmış olan şeyleri yapmaya mecbur kılan meşakkattir.”
Konu hakkında İmâm Şâfiî rahîmehullâh “el-Umm” da şöyle demiştir:
“Dişi sökülmüş bir kimse yerine eti yenen boğazlanmış bir hayvanın veya başka birinin dişini yerleştirmiş olsa ve bir başkası da bu dişi sökerse bazılarına göre bu kişinin mâlî tazminât ödemesi gerekir.”
İbn Hazm rahîmehullâh şöyle demiştir:
“Tedâvi, zarûret mesabesindedir. Zarûret ise haramı mübâh kılar. Çünkü Allâh’u Teâlâ: ‘Allâh, yemek zorunda kaldıklarınız dışında size neleri haram kıldığını tek tek açıklamıştır…’ [el-Enâm: 6/119] Bu nedenle şarap gibi alkole bağımlı yapan madde de dâhil olmak üzere her çeşit haram yiyecek ve içeceği kullanma mecburiyetinde kalan herkes onu kullanabilir.” [Zeydân, Mecmua: 167.]
İmâm Nevevî rahîmehullâh ise şöyle demiştir:
“Bir kimse, kırılmış kemiğini başka bir şeyle kaynaştırmaya muhtaç olursa, temiz bir kemik ile kaynaştırması gerekir. Temiz ve uygun bir kemik varken, necis kemiğin kullanılması câiz olmadığı gibi, necis kemik varken, masum insânın kemiğini kullanması da câiz değildir. Kullandığı takdirde, hem günah olur ve hem de adamın, yaşamını veya bir organını yitirme endişesi veya teyemmümde geçerli mazeretlerden herhangi biri olmayacaksa, o organın çıkarılması şer’ân zorunlu olur. Hasta, temiz ve uygun bir kemik bulamazsa necis kemiği kullanmakta mazurdur. Bununla namazı da sahîh olup çıkarılması da gerekmez. Yarayı, necis bir ilaçla tedâvi etmek veya necis bir iplikle dikmek de böyledir.” [el-Mecmûu: 3/138.]
Burada önemli bir nokta da şudur: Haram ya da necis olan bir maddenin şifâya vesile olması kesin olmaz ise onu tedâvi amacı ile de olsa kullanmak câiz olmaz. Şifâ ihtimali haramı mübâh kılmaz. Nitekim İmâm Kasânî rahîmehullâh, şöyle demiştir:
“Şifâ bulma kesin olursa, haramla tedâvi olmak câizdir. Misâl olarak açlık anında leş yemek ve susuzluk zamanlarında veya boğazda lokma kaldığında şarap içmek, açlık ve susuzluğu kesin olarak giderdiği için câiz görülmüştür. Bu nedenle, necis veya haram bir maddenin şifâya vesile olması, yakîni değilse, onu tedâvi için kullanmak câiz değildir.” [Bedâius-Sanâi: 1/61-62]
Bu itibarla organ nakli, ancak zarûret ilkesi üzerine bina olunacak diğer şartların tamâm olmasıyla birlikte -Allâh’u âlem- câiz olur. Aksi halde câiz olmaz; haram olmasının hükmü devam eder.
Ölüden diriye organ naklinin câiz olabilmesi için gerekli olan şartları şu sekiz maddede toplamak mümkündür:
1. Organ naklinde zarûretin bulunması. Yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çaresi olmadığının, mesleki ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen uzman doktorlar tarafından tespit edilmesi.
2. Uzman bir ya da birkaç doktorun naklin başarı ile gerçekleşeceğine ve tedâvinin olumlu sonuç vereceğine dâir zannı gâliblerinin bulunması.
3. Organı nakledilecek kişiden ölümünden önce kendisinden veya ölümünden sonra mirasçılarından izin alınmış olması.
4. Kendisine organ nakledilecek olan hastanın izninin ve rızâsının olması.
5. Dînen, tıbben ve hukûken ölümün kesinleşmiş olması.
6. Organın bir ücret veya menfaat karşılığında verilmemiş olması. Ancak organ nakli yapılmadığı takdirde, hasta için hayatî tehlike söz konusu ise, hastanın zaruret ile ihtiyaç duyduğu o organı satın alması câizdir. Bu satıştan doğacak günah, organı satana aittir.
7. Hastanın Müslümanlara ve insânlığa bela olmuş kimselerden olmaması.
8. Yeterli tıbbî ve teknik şartların bulunması.
Diriden diriye organ naklinin câiz olabilmesi için gerekli olan şartları şu sekiz maddede toplamak mümkündür:
1. Organ naklinde zarûretin bulunması.
2. Organı nakledilecek olan kişinin açık olarak izin ve rızâsının bulunması.
3. Organı nakledilecek olan kişinin nakilden sonra hayati bir tehlikeye girmemesi ya da nakilden kaynaklı ağır bir sağlık sorunu ile karşılaşmayacağına dâir uzman bir ya da birkaç doktorun zannı gâlibinin bulunması ve bunun tıbbî raporla belgelendirilmesi.
4. Uzman bir ya da birkaç doktorun naklin başarı ile gerçekleşeceğine ve tedâvinin olumlu sonuç vereceğine dâir zannı gâliblerinin bulunması.
5. Organın bir ücret ve menfaat karşılığında verilmemiş olması.
6. Kendisine organ nakledilecek olan hastanın izninin ve rızâsının olması.
7. Kendisine organ nakledilecek olan hastanın Müslümanlara ve insânlığa bela olmuş kimselerden olmaması.
8. Yeterli tıbbî ve teknik şartların bulunması.
• Değerlendirme ve Sonuç:
Sonuç olarak; bir yakınınıza veya hastanıza organınızı vermeniz, kendi sağlığınızı tehlikeye atmayacağınız tıbbi raporlarla sâbit olmak, hiçbir maddi menfaat gözetmemek ve yukarıdaki şer’î şartları tam olarak karşılamak kaydıyla şer’ân câizdir ve büyük bir hayırdır. Şartlardan biri bile eksik olursa ameliyye haram sayılır.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ en iyisini bilendir.
Kaan Sâlih.

