الْحَيَاءُ مِنَ الْإِيمَانِ
Haya Îmândandır
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür… Bundan sonra:
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «الْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً، وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الْإِيمَانِ.» رَوَاهُ مُسْلِمٌ (35) وَغَيْرُهُ.
15. Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur: “Îmân yetmiş küsur şûbedir; hayâ da îmândan bir şûbedir.” Bu hadîsi, Müslim (35) ve ondan başkaları rivâyet etmişlerdir.
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ: Ebû Hureyre’den. | رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: Allâh ondan râzı olsun. | عَنِ النَّبِيِّ: Peygamber’den rivâyetle. | صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: Allâh ona salât ve selâm eylesin. | قَالَ: Şöyle buyurdu: | الْإِيمَانُ: Îmân. | بِضْعٌ وَسَبْعُونَ: Yetmiş küsurdur. | شُعْبَةً: Şûbe / bölümdür. | وَالْحَيَاءُ: Ve hayâ. | شُعْبَةٌ: Bir şûbedir / bir parçadır. | مِنَ الْإِيمَانِ: Îmândan.
Tahriç:
Bu azîm ve câmî hadîs-i şerîf, îmânın mahiyetini ve şûbelerini beyân eden en temel rivâyetlerindendir. İmâm Müslim Sahîh’inde Kitâbu’l-Îmân’da “Îmânın Şubelerinin Sayısı, En Üstünü, En Aşağısı ve Hayânın Fazîleti” bâbında 35. hadîs hadîs olarak ve İmâm Buhârî Sahîh’inde Kitâbu’l-Îmân’da “Îmânın Amelleri” bâbında 9. hadîs olarak Ebû Hureyre radîyallâhu anh’tan tahriç etmişlerdir. Ayrıca Ebû Dâvud Sünen’inde (4676), Tirmizî Sünen’inde (2614), Nesâî Sünen’inde (5004), İbn Mâce Sünen’inde (57) ve İbn Hibbân Sahîh’inde (166) rivâyet etmişlerdir.
Bütün İslâm alimleri ve muhaddîsler bu hadîs-i şerîfin sahîhliği husûsında ittifak etmişlerdir. Hadîs, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in îmânın amelleri kapsadığına ve amellerin îmândan birer cüz olduğuna dâir en büyük delîllerinden biridir.
Kelimeler ve Kavramlar:
«الْإِيمَانُ»: Kalbin tasdîki, dilin ikrârı ve azâların ameli ile tecellî eden; itaâtle artan, masiyetle eksilen dînî ve mânevî hakîkattir.
«بِضْعٌ»: Üç ile dokuz arasındaki belirsiz sayıdır; dilde “küsur” mânâsına gelir.
«شُعْبَةً»: Bir ağacın ana gövdesinden ayrılan dalları, parçaları, amelleri ve kısımları demektir. Îmân ulu bir ağaca benzetilmiş, sâlih ameller ve ahlâk ise onun dalları kılınmıştır.
«وَالْحَيَاءُ»: Hayât kökünden türemiştir; nefsin çirkin, fena ve ayıplanacak işlerden çekinip mahcubiyet duyması, Allâh Teâlâ’nın azametinden ve huzurunda bulunmaktan dolayı edeple büzülmesidir. Kalbin hayâtının ve diriliğinin en açık alâmetidir.
Şerh:
Bu mübârek hadîs-i şerîf; İslâm akîdesinde îmân ile ahlâkın ayrılmaz bir bütün olduğunu, îmânın sâdece zihinsel bir tasdîkten ibâret kalmayıp hayatın her safhasına kök salan ve meyve veren canlı bir ağaç olduğunu îlân eden muazzam bir nübüvvet mîzânıdır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, îmânı dalları göklere uzanan bir ağaca benzetmiş; kelime-i tevhîdi bu ağacın en yüce tepesi, yol üzerindeki eziyeti kaldırmayı en aşağı dalı, hayâyı ise o ağacın diriliğini sağlayan öz suyu ve nezâhet kalkanı kılmıştır.
Îmânın kalpteki varlığı, kulun duygularında, mahcubiyetinde ve edep ölçülerinde tecellî eder. Hayâ (utanma hissi), incelik, zerâfet ve yüksek bir şahsiyet nişânesidir. Zîrâ “hayâ” kelimesi doğrudan doğruya “hayât” (canlılık) kökünden gelir. Bir kalpte hayâ ne kadar diri ve güçlü ise, o kalp Allâh katında o derece canlıdır. Kalbi ölmüş, rûhu kararmış bir insânda hayâ hissi dumûra uğrar; mahcubiyet duymadan günâh işler ve hayâsızlığa cesâret eder. Hakîkî mümin ise, Âlemlerin Rabbi olan Allâh’ın kendisini dâimâ gördüğünü ve işittiğini bilerek O’nun azâmetinden hayâ eder; aynı zamanda Allâh’ın yarattığı mahlûkâta karşı da edebini muhâfaza eder. Allâh Teâlâ, kulun her an ilâhî gözetim altında olduğunu şöyle haber vermektedir:
﴿أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللّٰهَ يَرٰى ﴿١٤﴾﴾
“O Allâh’ın, her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?” [Alâk: 96/14]
Rabbini dâimâ görür gibi duran veya O’nun kendisini gördüğünün şuûrunda olan bir kul (ihsân makâmı), elbette Allâh’ın huzurunda masiyet işlemekten hayâ edecektir. Nitekim Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur:
«الْحَيَاءُ لَا يَأْتِي إِلَّا بِخَيْرٍ.»
“Hayâ, sâdece hayır getirir.” [Buhârî (6117), Müslim (37)]
Cüneyd-i Bağdâdî rahîmehullâh, hayânın kalpte nasıl doğduğunu şu vecîz cümleyle beyân etmiştir:
“Hayâ; (kulun bir taraftan Allâh’ın) nîmet ve ihsânlarını (âlâ), diğer taraftan ise kendi kusur ve noksanlığını (taksîr) görmesidir. İşte bu iki idrâkin arasından doğup neşet eden hâle hayâ denir.”[1]
Yani mümin, bir taraftan Rabbinden kendisine selsebîl gibi akan rızıklara, âfiyete ve îmân nimetine bakar; diğer taraftan kendi ibâdetlerindeki gaflete, yetersizliğe ve kusurlara bakar. Bu iki bakış birleştiğinde kalpte muazzam bir eziklik, minnet ve mahcubiyet doğar ki işte hakîkî hayâ budur. İmâm İbnu’l-Kayyim rahîmehullâh ise hayâ ile kalbin diriliği arasındaki kuvvetli bağı şöyle ifâde etmektedir:
“Kalbin diriliği nispetinde hayâ ahlâkı kuvvet bulur. Hayâ azlığı ise kalbin ve rûhun ölümündendir. Kalp ne kadar diri ise, hayâ da o nispetle tam ve kâmil olur.”[2]
Şeyh San‘ânî rahîmehullâh, hayânın dînî mahiyetini şöyle izâh etmiştir:
“Şer’ân hayâ; çirkin şeylerden kaçınmayı sağlayan ve hak sâhibinin hakkını vermede kusur etmekten alıkoyan bir ahlâktır… Hayânın îmândan sayılmasının mânâsı ise: Hayâ sâhibi kimsenin hayâsı sebebiyle günâhlardan uzak durmasıdır; böylece hayâ, kul ile masiyetler arasında engel olan îmânın bizzat kendisi gibi işlev görür.”[3]
Bu güzel ahlâk, insânın tek başına kaldığı anlarda bile Allâh’ın kendisini gördüğünü derinden hissederek gizli günâhlardan uzak durmasını ve kalbini mânevî kirlerden temizlemesini sağlar. Mümin, Allâh Teâlâ’nın kendisini her an izlediğini kesin bir şekilde bildiğinde, kimsenin olmadığı ıssız yerlerde dahi Rabbinin ve meleklerin huzûrundaymış gibi dosdoğru yaşamaya devâm eder. Sırf şekilden ibâret kalan ibâdetler, hayâ duygusu sâyesinde samîmiyet ve derin bir saygı zirvesine ulaşır; böylece insânın dış görünüşü ile iç dünyâsı tam bir olgunlukta birleşir. Toplumda hayâ hissi zayıfladığında ise kul hakkı çiğnenir, saygı ve sevgi bağları kopar, hayâtın her alanını bozan ahlâkî çöküşler baş gösterir. Çünkü utanma duygusunu kaybeden bir kimsede ne Allâh’a teslîmiyet ne de insânlara merhamet kalır; nefsin sınırsız istekleri bütün erdemleri yok eder. Dolayısıyla hem bireyin hem de toplumun huzûr ve güvenliği, ancak hayânın kalplerde yerleşmesi ve vicdanları canlandırmasıyla mümkündür. Bu sebeple İslâm büyükleri hayâyı îmânın koruyucusu saymış, onu kaybedenin dînindeki bütün güzellikleri yitireceğini hatırlatmıştır.
Tüm bunlarla birlikte şu husûsu birbirinden iyi ayırmak gerekir: Hakîkî hayâ; insânı dînini öğrenmekten, doğruyu söylemekten, ilim meclislerinde soru sormaktan veya iyiliği emredip kötülükten sakındırmaktan alıkoyan bir pısırıklık, çekingenlik ve korkaklık değildir. Nitekim müminlerin annesi Âişe radîyallâhu anhâ vâlidemiz Medîneli müslüman kadınları överek şöyle buyurmuştur: “Ensâr kadınları ne güzel kadınlardır; hayâları dînlerini öğrenmelerine aslâ engel olmadı.”[4] Dînî görevleri terk etmeye sebep olan bir çekingenlik hakîkî hayâ değil; nefsin bir zayıflığı ve acziyetidi
Sonuç:
Bu hadîs-i şerîf, îmânın sâdece kuru bir iddiâ olmadığını, ahlâkî davranışlarla tezyîn edilen geniş bir şubeler manzûmesi olduğunu öğretmektedir. Hayâ ise, kulun kalbini canlı tutan, Allâh’ın azametinden korkup masiyetten sakındıran ve insânı Bütün hayırlara sevk eden en muazzam îmânî zînettir.
Hükümler ve Hikmetler:
1. Îmân tek bir parçadan ibâret değildir; amelleri, kalbî ibâdetleri ve ahlâkı kapsayan pek çok şubeye (dallara) sahiptir.
2. Ehl-i Sünnet akîdesine göre ameller îmânın şubelerindendir; itaâtle îmân artar, masiyetle ve hayânın kaybolmasıyla eksilir.
3. Hayâ kâmil îmânın en belirgin vasfıdır; kulun hem Rabbinden hem de insânlardan hayâ etmesi farz ve vâcip ahlâkî sorumluluktur.
4. Kalbin diriliği hayânın kuvvetiyle; kalbin katılaşması ve ölümü ise hayânın yokluğuyla doğrudan orantılıdır.
5. Hakîkî hayâ sâdece hayır getirir; insanı masiyetten çekip taate yönlendirir.
6. İlim öğrenmeye, hakkı haykırmaya ve harama engel olmaya mâni olan mahcubiyet “şer’î hayâ” değil; nefsin acziyeti ve gevşekliğidir.
***
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashâbının üzerine olsun.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ en iyisini bilendir.
Kaan Sâlih.
[1] İbnu’s-Salâh, Siyânetu Sahîhi Müslim: 198.
[2] İbnu’l-Kayyim, Medâricu’s-Sâlikîn: 2/248.
[3] San‘ânî, Subulu’s-Selâm: 4/689.
[4] İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlm: 1/374.

