«
  1. Anasayfa
  2. Ahlak
  3. Allâh Kalblere Bakar | el-Minhâc Ahlâk Hadîsleri (7)

Allâh Kalblere Bakar | el-Minhâc Ahlâk Hadîsleri (7)

ahlak hadisleri 7

نَظَرُ اللَّهِ إِلَى الْقُلُوبِ

Allâh Kalblere Bakar

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür… Bundan sonra:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنَّ اللّٰهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ.» رَوَاهُ مُسْلِمٌ (2564)

Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allâh sizin suretlerinize (dış görünüşünüze) ve mallarınıza bakmaz; lakin O, sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” Bu hadîsi, Müslim (2564) ve ondan başkaları rivâyet etmişlerdir.

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ: Ebû Hureyre’den. | رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: Allâh ondan râzı olsun. | قَالَ: Şöyle dedi: | قَالَ رَسُولُ اللَّهِ: Rasûlullâh buyurdu ki. | صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: Sallâllâhu aleyhi ve sellem. | إِنَّ اللّٰهَ: Şüphesiz Allâh. | لَا يَنْظُرُ: Bakmaz. | إِلَىٰ صُوَرِكُمْ: Sizin suretlerinize / dış görünüşünüze. | وَأَمْوَالِكُمْ: Ve sizin mallarınıza. | وَلَكِنْ يَنْظُرُ: Ve lakin bakar. | إِلَىٰ قُلُوبِكُمْ: Sizin kalplerinize. | وَأَعْمَالِكُمْ: Ve sizin amellerinize.

Tahriç:

Bu mübârek hadîs-i şerîf, Ebû Hureyre radıyallâhu anh tarafından rivâyet edilmiştir ve İslâm âlimlerinin ittifakla kabul ettiği temel hadislerdendir. İmam Müslim, bu hadisi Sahîh’inde (2564 numaralı hadis) tahrîç etmiştir. Aynı zamanda İbn Mâce ve Ahmed bin Hanbel gibi muhaddisler de eserlerinde bu hadîse yer vermişlerdir.

Kelimeler ve Kavramlar:

«يَنْظُرُ»: Bakar, nazar eder. Nazar kelimesinin, aldığı edata ve geçişliliğine göre çeşitli kullanımları vardır: Kendi başına kullanılırsa bekleme ve duraksama anlamına gelir. ‘Fî’ edatıyla kullanılırsa tefekkür ve ibret alma anlamına gelir. Eğer ‘ilâ’ edatıyla kullanılırsa, bizzat gözlemlemek ve görmek mânâsına gelir.[1] Dolayısıyla hadîste “ilâ” edatıyla kullanıldığı için Allâh’u Teâlâ’ın doğrudan doğruya, perdesiz bir şekilde kalpleri  müşâhede ettiği kastedilmektedir.

«صُوَرِكُمْ»: Suretleriniz, dış görünüşleriniz, bedenleriniz ve zâhirî şekilleriniz.

«قُلُوبِكُمْ»: Kalpleriniz. Kalp, insanın irâde, muhabbet, korku, recâ ve niyetinin ana merkezidir.

Şerh:

Allâh’u Teâlâ’nın nazarı, mahlûkâtın dış görünüşüne, soyuna, sopuna, servetine veya zâhirî güzelliğine değil; doğrudan doğruya kalplerin derinliklerine ve o kalplerden fışkıran amellere yöneliktir. Dünyâ hayâtında pek çok insân; makam, riyâset, mal ve güzel sûret ile zînetlenmiş olabilir; ancak kalbi takvâdan mahrum ve harâbeye dönmüşse, Allâh katında hiçbir kıymeti yoktur. Buna mukâbil, dünyâlık hiçbir şeyi olmayan, zayıf ve hor görülen nice mü’min vardır ki, kalbi takvâ ve îmân ile dopdoludur ve işte o, Allâh katında en keremli, en kıymetli olandır.

Allâh Azze ve Celle, kullarından kalplerini îmân ile zînetlendirmelerini, şirkten ve mânevî ayıplardan tertemiz kılmalarını murâd etmektedir. Nitekim Rabbimiz, amellerde asıl arananın kalbî bir yöneliş ve samimiyet olduğunu şu âyet-i kerîmede açıkça beyân etmektedir:

﴿لَنْ يَنَالَ اللّٰهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَٓاؤُ۬هَا وَلٰكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوٰى مِنْكُمْۜ ﴿٣٧﴾﴾ 

“Onların ne etleri ne de kanları Allâh’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır.” [Hac: 22/37]

Muâz bin Cebel radîyallâhu anh, şöyle demiştir:

“Dilediğinizi öğrenin! Ancak kalbinizle ihlâs gösterip amel etmedikçe Allâh sizi sadece kuru bilgi ve biçimle mükâfatlandırmayacaktır.”[2]

Kalp, insân bedeni isimli mülkün sultânıdır ve bütün âzâlar onun emirlerine âmâde itaatkâr askerleridir. Kalp sâlih olursa azâlar da sâlih amel işler, kalp fesâda uğrarsa bütün beden günah ve isyân ile ifsâd olur. İnsânın kalbi nûrlanıp îmân tadını aldığında, tâatleri sevmeye ve mâsiyetten nefret etmeye başlar. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, bu şaşmaz hakîkat hakkında şöyle buyurmuştur:

«أَلَا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً، إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ.»

“Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır; o sâlih (sağlam) olursa bütün beden sâlih olur, o bozulursa bütün beden bozulur. Dikkat edin, o kalptir!” [Buhârî (52), Müslim (1599)]

Ka’b el-Ahbâr rahîmehullâh, şöyle demiştir

“Kalp bir hükümdardır; eller kanatlar, ayaklar haberciler, gözler gözetleyiciler, kulaklar huni, dil ise tercümandır… Hükümdar iyi olursa askerleri de iyi olur, hükümdar kötü olursa askerleri de kötü olur.”[3]

Bir mü’minin en büyük vazifesi, zâhirini süslemekten ziyâde bâtınını, yâni kalbini murâkabe edip temizlemektir. Zîrâ günahlar ve mâsiyetler kalbi karartır, hastalandırır ve onun rûhânî nûrunu söndürerek üzerine kilitler vurur. Mâlik bin Dînâr rahîmehullâh şöyle demiştir:

“Bir kul kalbin katılaşmasından (kalp katılığından) daha büyük bir ceza ile cezalandırılmamıştır.”[4]

Hakîkî tevbe ve sâlih ameller ise bu lekeleri yıkayıp temizler, kalbi şirkin, küfrün ve riyânın zifiri karanlığından arındırıp tevhîd ve îmânın aydınlığına kavuşturur.

İhlâs, kulun sâdece Hâlık’ın rızâsını gözetmesi ve mahlûkâtın sahte nazarını tamâmen unutmasıdır. Zâhirî ameller, namaz, oruç veya cihâd bile olsa, eğer kalpte ihlâs yoksa, gösteriş ve nifâk barındırıyorsa, sâhibinin cezâsını artırmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Selef âlimlerimizden Fudayl bin İyâd bu büyük tehlikeyi şöyle haykırır:

“İnsânlar için ameli terk etmek riyâdır. İnsânlar için amel etmek şirktir. İhlâs ise Allâh’ın seni bu ikisinden de âfiyette kılmasıdır (korumasıdır).”[5]

İşte bu sebeple İslâm, kalbin arındırılmasına büyük bir önem atfetmiştir. Kin, hased ve riyâ ile dolu karanlık bir kalp, yapılan sâlih amelleri ifsât eder ve bereketi silip süpürür. Allâh’ın kâmil dîni, kalbin mutlak tasdîki ve ihlâsı üzerine binâ edilmiştir. Bu sebeple bizlere düşen, niyetlerimizi dâimâ güçlü bir murâkabe altında tutmak, amellerimizi insânların alkışına sunmaktan şiddetle kaçınmak ve Rabbimizin dâimâ kalbimize baktığını  bilerek kalb-i selîm ile O’nun huzûruna varmak için var gücümüzle gâyret etmektir. Çünkü âhiret yurdunda, dünyevî sûretler veya gösterişli ameller değil, sırf Allâh için çarparak bütün nefsânî hastalıklardan arınmış ihlâslı kalpler felâha erecektir.

Sonuç:

İnsânın asıl mâhiyeti ve hak katındaki kıymeti, topraktan ibâret olan cisminde değil, ilâhî nazargâh olan kalbindedir. Bir müslümanın ahlâkî tekâmülü, zâhirî bir gösterişten ibâret kalamaz; bilâkis kalbin en derinliklerinde kök salan samimî bir îmân ve ihlâsın dışa kâmil bir yansıması olmalıdır. Allâh’u Teâlâ, kullarını sırf O’nun rızâsı için işledikleri sâlih amellerle ve nifâktan arınmış tertemiz kalplerle mükâfatlandıracaktır.

Hükümler ve Hikmetler:

1. Allâh’u Teâlâ’nın adâlet ve merhamet terâzisindeki asıl değer ölçüsü; soy, mal, mülk veya bedensel güzellik değil, kalpteki ihlâs ve sâlih amellerdir.

2. Zâhirî ameller ne kadar görkemli olursa olsun, kalpte niyet ve samîmiyet bulunmadıkça Allâh katında kabûl görmez ve bereketsizleşir.

3. Kalp bütün âzâların efendisidir; kalbin fesâda uğraması tüm bedenin ve ahlâkın günaha sürüklenmesine, kalbin ıslâhı ise bedenin mutlak takvâya yönelmesine tek sebeptir.

4. İnsânların dış görünüşüne veya ibâdet kalıplarına bakarak onların ihlâsı hakkında kesin ve aceleci hükümler vermek büyük bir hatâdır, zîrâ kalplerin gizli hakîkatini yalnızca âlemlerin Rabbi bilir.

5. Şirk, riyâ, hased ve kibir gibi mânevî zehirlerden arınarak kalb-i selîm mertebesine ulaşmak, ebedî kurtuluş için her müslümana farz-ı ayındır.

***

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashâbının üzerine olsun.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ en iyisini bilendir.
Kaan Sâlih.

[1] İbn Ebî el-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye: 1/209.

[2] İbn Abdulberr’in Câmi‘u Beyâni’l-‘İlm ve Fadlih: 1/693.

[3] Ebî Dâvûd, ez-Zuhd: 381.

[4] Ahmed bin Hanbel, ez-Zuhd: 241.

[5] Zehebî, Siyeru Alâmi’n-Nubelâ: 8/427.

Bir Cevap Yaz