حُسْنُ الْخُلُقِ هُوَ الْبِرُّ
İyilik Güzel Ahlaktır
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür… Bundan sonra:
عَنِ النَّوَّاسِ بْنِ سَمْعَانَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنِ الْبِرِّ وَالْإِثْمِ فَقَالَ: «الْبِرُّ حُسْنُ الْخُلُقِ، وَالْإِثْمُ مَا حَاكَ فِي صَدْرِكَ، وَكَرِهْتَ أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ». رَوَاهُ مُسْلِمٌ (2553).
2. Nevvâs bin Sem’ân radîyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, o, şöyle demiştir: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e iyilik (birr) ve günahın (ism) ne olduğunu sordum; Rasûlullâh şöyle buyurdu: “İyilik, güzel ahlâktır. Günah ise göğsünü tırmalayıp içini huzursuz eden ve insânların görmesinden/bilmesinden hoşlanmadığın şeydir.” Bu hadîsi, Müslim (2553) rivâyet etmiştir.
عَنِ النَّوَّاسِ بْنِ سَمْعَانَ: Nevvâs b. Sem’ân’dan. | رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: Allâh ondan razı olsun. | قَالَ سَأَلْتُ: Şöyle demiştir: Sordum. | رَسُولَ اللَّهِ: Rasûlullâh’a. | صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: Sallâllâhu aleyhi ve sellem. | عَنِ الْبِرِّ: İyilikten / hayırdan. | وَالْإِثْمِ: Ve günahtan. | فَقَالَ الْبِرُّ: Derken buyurdu ki: İyilik. | حُسْنُ الْخُلُقِ: Güzel ahlaktır. | وَالْإِثْمُ: Ve günah ise. | مَا حَاكَ: Tırmalayan / huzursuzluk veren şeydir. | فِي صَدْرِكَ: Kendi göğsünün içinde. | وَكَرِهْتَ: Ve hoşlanmadığın (şeydir). | أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ: Onun üzerine muttali olmasından / görmesinden. | النَّاسُ: İnsânların.
Tahriç:
Hadîsin sıhhati husûsunda İmâm Tirmizî “Bu hadîs hasen-sahîhtir” demiştir. İmâm Müslim’in Sahîh’inde yer alması hasebiyle hadîsin sahâbet ve isnâd cihetinden sıhhati ümmetin icmâı ile sâbittir.[1]
Kelimeler ve Kavramlar:
«الْبِرُّ»: Bâ harfinin kesresiyle okunur. Lugatta hayırda genişlik, tâat, sıdk, ihsân, lütuf, hüsn-i muâmele ve şerefli amellerin tamâmını içine alan câmî bir isimdir. Bâ harfinin fethasıyla «الْبَرُّ» ise Allâh Teâlâ’nın güzel isimlerinden olup kullarına ihsânı ve keremi bol olan demektir.
«حُسْنُ الْخُلُقِ»: Kulun gerek Hâlık’a gerekse mahlûkâta karşı takındığı kâmil seciye, güzel tabiat ve sâlih sîrettir. Nefiste yerleşik hâle gelen ve fiillerin külfetsizce sâdır olmasını sağlayan bâtınî sûrettir.
«الْإِثْمُ»: Hayrın, tâatin ve sevâbın zıddı olan; cezâyı ve ukūbeti celbeden günahlar, isyânlar ve mâsiyetlerdir.
«مَا حَاكَ فِي صَدْرِكَ» : Nefsinde ve göğsünde tereddüt uyandıran, kalbinde düğümlenip huzursuzluk ve ıztırap veren, kalbin mutmain olmayıp şüpheyle çalkalandığı şeydir. «الحَوْكُ» (el-Havk) kökünden olup, tırmalamak, iz bırakmak, rûhu ve sadrı darlık içine sokmak mânâsındadır.
«وَكَرِهْتَ أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ» : Dîndar, fazîletli ve selîm fıtrat sâhibi hayırlı mü’minlerin onu görmesinden ve bilmesinden hayâ edip utandığın, işitilmesinden hicap duyduğun husûslardır. Zîrâ mü’minin nefsi, tabiatı îtibâriyle işlediği hayrın bilinmesinden lezzet alırken günah ve ayıbın açığa şıkmasından sıkılır.
Şerh:
Bu hadîs-i şerîf; dînin zâhirini ve bâtınını, kalbî ameller ile âzâların fiillerini tek bir esasta toplayan cevâmiu’l-kelim beyânlarındandır. Sahâbe-i kirâm radîyallâhu anhum, dînin teferruâtından ziyâde kalbi ihyâ eden hakîkatleri öğrenmeye harîs idiler. Nevvâs bin Sem’ân radîyallâhu anh da hayrın ve şerrin mihengini bizzat Nübüvvet pınarından sormuş; Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ise meseleyi vicdânın, fıtratın ve îmânın en derûnî terazisine havâle etmiştir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: “الْبِرُّ حُسْنُ الْخُلُقِ İyilik, güzel ahlâktır” buyurarak birr kavramını güzel ahlâk ile tefsîr etmiştir. Zîrâ birr; kulun Rabbi ile ve kullar ile olan münâsebetindeki bütün fazîletleri ihtivâ eder. Kulun Allâh’u Teâlâ ile olan hüsn-i ahlâkı; O’nun kazâ ve kaderine rızâ göstermesi, emirlerine teslîmiyetle boyun eğmesi ve ihlâsla ibâdet etmesidir. Kullarla olan hüsn-i ahlâkı ise; adâlet, merhamet, tebessüm, eziyet vermekten kaçınmak ve kötülüğe ihsân ile mukâbele etmektir. Rabbimiz celle ve alâ şöyle buyurmaktadır:
﴿لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ الْبَأْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ ﴿١٧٧﴾﴾
“İyilik (birr), yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allâh’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve boyunduruk altındakilere verir; namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir. Antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirirler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında da sabrederler. İşte sâdık olanlar bunlardır ve muttakîler de ancak bunlardır.” [Bakara: 2/177]
İmâm İbnu’l-Kayyim rahîmehullâh, şöyle demiştir:
“Böylece Rasûlullâh, ‘birr’ (iyilik/fazilet) ile ‘ism’i (günahı) birbirine mukâbil (zıt) kılmıştır. O, birr’in güzel ahlâktan ibâret olduğunu; ism’in ise göğüsleri tırmalayıp sıkan, kalbe sıkıntı veren şey olduğunu haber vermiştir. Bu durum gösterir ki, güzel ahlâk; dînin bütünüdür. O, îmânın hakîkatleri ve İslâm’ın şeâiridir (şer’î ahkâmıdır). İşte bu sebeple onu ism’in karşısına koymuştur.”[2]
İmâm Nevevî rahîmehullâh, şöyle demiştir:
“Âlimler şöyle demiştir: Birr kavramı; sıla (bağları gözetmek), lütuf, ihsan, güzel sohbet ve muâşeret mânâsına geldiği gibi, taat mânâsına da gelir. Zâten bütün bu husûslar güzel ahlâkın temel unsurlarıdır. ‘Göğsünü tırmalayıp içini huzursuz eden’ ifâdesinin mânası ise: Kalpte huzursuzluk meydana getirip tereddüde yol açan, göğsün kendisine ferahlayıp inşirah bulmadığı, kalbe şüphe düşüren ve günah olmasından korkulan şeydir.”[3]
Hadîsin ikinci kısmında yer alan günah târifi ise fıtratın şaşmaz adâletini ve vicdânın saffetini haber vermektedir. Günah; sâlih bir mü’minin kalbini tırmalayan, sadrında sıkıntı ve buhran meydana getiren, îmân nûrunun getirdiği inşirâhı yok edip yerine tereddüt ve zulmet bırakan şeydir. Şerîatın açık naslarla haram kıldıkları zâten bellidir; lâkin şüpheli meselelerde kalbin huzursuzluğu günâhın en bâriz alâmetidir. Nitekim Vâbisa bin Ma’bed radîyallâhu anh’ın rivâyet ettiği hadîste Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
«اسْتَفْتِ قَلْبَكَ، الْبِرُّ مَا اطْمَأَنَّتْ إِلَيْهِ النَّفْسُ وَاطْمَأَنَّ إِلَيْهِ الْقَلْبُ، وَالإِثْمُ مَا حَاكَ فِي النَّفْسِ وَتَرَدَّدَ فِي الصَّدْرِ وَإِنْ أَفْتَاكَ النَّاسُ وَأَفْتَوْكَ.»
“Kalbine danış! İyilik, nefsin ve kalbin kendisiyle mutmain olduğu şeydir. Günah ise, insânlar sana fetvâ verseler bile, içini tırmalayan ve göğsünde tereddüt uyandıran şeydir.” [Ahmed (18001); Dârimî (2575)]
Burada mühim olan nükte şudur: Bu hassas vicdân terazisi, hevâsına esir olmamış, günahların pasıyla körelmemiş selîm ve takvâ sâhibi kalpler için geçerlidir. Günaha batan, fısk-u fücûr ile kararan kalpler ise hakkı inkâr eder, münkere alışır ve günahtan zevk duyar hâle gelir. Îmân sâhibi kimse ise küçük bir günahtan dâhi başı üzerine düşecek dağdan korkar gibi korkar; onu insânların duymasından hayâ eder. İsm ile birr asla bir arada cemolmaz; zîrâ biri nûr, diğeri kalbin zindânıdır.
Sonuç:
Bu hadîs-i şerîf; dînin kemâlinin güzel ahlâk ile kâim olduğunu, takvâ sâhibi bir kulun fıtratının günah ile hayrı birbirinden ayıracak bir nûra sâhib kılındığını ve şüpheli işlerde mü’minin kalbî inşirâhı esas alarak şüpheli şeylerden kaçınması gerektiğini kat’î bir sûrette ortaya koymaktadır.
Hükümler ve Hikmetler:
1. Güzel ahlâk ile bezenmek, dînin ve sâlih amellerin esâsı olup farzdır.
2. Birr (iyilik) ile ism (günah) birbirinin zıddıdır; biri nûru, diğeri zulmeti doğurur ve sebebi olur.
3. Helâl ve tâat kalbe huzur ve inşirâh verirken; haram ve günah rûha darlık, vesvese ve sıkıntı verir.
4. Nasların bulunmadığı veya delîllerin çatıştığı şüpheli meselelerde müttakî bir mü’minin kalbinin huzursuzluğu ve duyduğu rahatsızlık, o fiilin günah olduğuna bir işârettir.
5. İşlediği bir amelin sâlih mü’minler tarafından bilinmesinden hicap duymak ve gizlemeye çalışmak, o fiilin fıtraten çirkin ve günah olduğunun göstergesidir.
6. Hadîste zikredilen vicdânî mihenk; günahlarla körelmemiş, fıtratı bozulmamış mü’minlerin kalpleri için muteberdir. Günahkâr ve fâsık kimselerin kalbi ise günahtan sıkılmaz ve hayâ duymaz.
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashâbının üzerine olsun.
[1] Tirmizî, Sünen: 4/598 (2389).
[2] İbnu’l-Kayyim, Medâricu’s-Sâlikîn: 2/292.
[3] Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim: 16/111.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ en iyisini bilendir.
Kaan Sâlih.

