إِتْمَامُ مَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ
Güzel Ahlâkı Tamâmlamak
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür… Bundan sonra:
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنَّمَا بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ صَالِحَ الْأَخْلَاقِ». رَوَاهُ أَحْمَدُ (8952)، وَغَيْرُهُ.
1. Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ben ancak güzel/sâlih ahlâkı tamâmlamak için gönderildim.” Bu hadîsi, Ahmed (8952) ve diğerleri rivâyet etmiştir.
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ: Ebû Hureyre’den. | رَضِيَ اللَّهُ: Allâh râzı olsun. | عَنْهُ: Ondan. | قَالَ: Şöyle demiştir / dedi. | قَالَ رَسُولُ اللَّهِ: Rasûlullâh buyurdu ki. | صَلَّى اللَّهُ: Allâh salât etsin. | عَلَيْهِ: Onun üzerine. | وَسَلَّمَ: Ve selâm etsin. | إِنَّمَا بُعِثْتُ: Ben ancak gönderildim. | لِأُتَمِّمَ: Tamâmlamak için. | صَالِحَ: Güzel / sâlih olanlarını. | الْأَخْلَاقِ: Ahlâkın.
Tahriç:
Bu hadîsi İmâm Ahmed bin Hanbel Müsned’inde (8952), Buhârî el-Edebu’l-Mufred’de (273), Hâkim el-Mustedrek’te (2/613) ve Beyhakî es-Sunenu’l-Kubrâ’da (10/192) Ebû Hureyre radîyallâhu anh rivâyetiyle tahriç etmişlerdir. Ayrıca İmâm Mâlik, el-Muvatta’da (2/904) «بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ حُسْنَ الْخُلُقِ» lafzıyla belâğ olarak rivâyet etmiştir.
Hadîsin sıhhati hakkında ulemânın hükümleri şöyledir: İmâm Hâkim, “Müslim’in şartına göre sahîhtir” demiş, İmâm Zehebî de Telhis’inde ona muvâfakat etmiştir. İbn Abdi’l-Berr et-Temhîd’de şöyle demiştir: “Bu; Ebû Hureyre ve diğer ravîlerden sahîh tarîklerle rivâyet edilmiş, senedi muttasıl, sahîh ve Medenî bir hadîstir.” Heysemî şöyle demiştir: “Râvileri, Sahîh’in (Buhârî ve Müslim’in) râvileridir.” [1]
Kelimeler ve Kavramlar:
«إِنَّمَا»: Hasr ve kasr edatıdır; cümleye “ancak ve ancak, sâdece” mânâsı katarak risâletin en ulvî gāyelerinden birinin ahlâk olduğunu tekit eder.
«بُعِثْتُ»: Gönderildim, vazîfelendirildim demektir.
«لِأُتَمِّمَ»: İtmâm etmek, kemâle erdirmek, noksanını ikmâl edip nihâyetine ulaştırmak demektir. Nitekim Arapçada tamâm; bir şeyin dışarıdan başka hiçbir unsura ihtiyaç duymayacak dereceye erişmesidir.
«صَالِحَ الْأَخْلَاقِ»: Dînin ve selîm fıtratın güzel gördüğü, rızâ-i ilâhîye muvâfık sâlih ve fazîletli ameller ile seciyelerdir. Diğer rivâyetlerde «مَكَارِمَ الْأَخْلَاقِ» (kerem ve şeref kaynağı ahlâkî hasletler) ve «حُسْنَ الْخُلُقِ» şeklinde de vârid olmuştur. Hulk (خُلُق) ise insanın bâtınî sûreti, nefsinde kökleşmiş tabiatı ve seciyesidir.
Şerh:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, âlemlere rahmet kıldığı Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i yalnız kuru bir nizâm tebliğcisi olarak değil; îmânın, amelin ve ahlâkın zirvesini şahsında cemeden kâmil bir mürşid ve hüsn-i misâl olarak göndermiştir. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Ben ancak sâlih ahlâkı tamâmlamak için gönderildim” buyurması; İslâm dâvetinin özünü, tevhîd ile ahlâk arasındaki kopmaz râbıtayı vecîz bir sûrette ortaya koymaktadır. Bu beyân, daha önceki rasûllerin şerîatlarında ve İbrâhîmî gelenekten süzülüp gelen selîm fıtratta mevcut olan fazîlet tohumlarının inkârı değil; bilakis İslâm ile onların tezyin edilip, şirk ve câhiliye kirlerinden arındırılarak kemâle erdirilmesidir. Nitekim câhiliye insânında dâhi cömertlik, civanmertlik ve ahde vefâ gibi güzel hasletlerin kırıntıları bulunmaktaydı; fakat bunlar bâtıl îtikâdlar ve kabile asabiyetiyle zedelenmişti. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem gelerek bu hasletleri ihlâs ve tevhîd temeline oturtmuş, kemâl derecesine ulaştırmıştır.
Bir mü’minin kalbini titreten en mühim hakîkat şudur: Ahlâk, dînin zâhirî teferruâtından ibâret tâlî bir mesele değil; bizzat îmânın kemâlâtı, ibâdetlerin semeresi ve tevhîdin ameldeki tecellîsidir. Zîrâ Allâh Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem, ahlâk ile îmânı adeta etle tırnak gibi birbirine raptederek şöyle demiştir:
«أَكْمَلُ الْمُؤْمِنِينَ إِيمَانًا أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا.»
“Îmân cihetinden mü’minlerin en kâmili, ahlâkı en güzel olanıdır.” [Ebû Dâvûd (4682); Tirmizî (1162)]
İbâdetler kulun kalbini arındırmıyorsa, namaz fahşâdan alıkoymuyorsa, o dîndarlıkta ciddî bir noksanlık mevcuttur. Dîn baştan başa ahlâktır; Allâh’a karşı hüsn-i ahlâk O’na teslîmiyet ve ihlâsla, kullara karşı hüsn-i ahlâk ise adâlet, merhamet, hilm ve af ile kâimdir. Rabbimiz Allâh Azze ve Celle, Rasûlünü medhederken şöyle buyurmuştur:
﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍۢ ﴿٤﴾﴾
“Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.” [Kalem: 68/4]
Âişe radîyallâhu anhâ vâlidemize Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ahlâkı sorulduğunda: «كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ» “O’nun ahlâkı Kur’ân idi” [Müslim (746)] diyerek dîn ile ahlâkın nasıl yekvücut olduğunu îzâh etmiştir. Bu hususta İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh, şöyle demiştir:
“Bunun mânâsı şudur: Aleyhissalâtu vesselâm için Kur’ân’ın emir ve yasaklarına imtisal etmek (tam bir teslimiyetle uymak) onda yerleşik bir seciye, sonradan kazanılmış fıtrî bir ahlâk (tatabbu‘) hâline gelmiş; o, beşerî/yaratılıştan gelen tabii sevkini terk etmiştir. Artık Kur’ân ona ne emrettiyse onu yapmış, onu neden nehyettiyse ondan kaçınmıştır. Üstelik bu durum; hayâ, cömertlik, şecâat (cesaret), af, hilim (yumuşak huyluluk) ve her türlü güzel ahlâktan ibaret olup Allah’u Teâlâ’nın onun cibilliyetine (öz fıtratına) nakşettiği o ‘yüce ahlâk’ ile birlikte tezahür etmiştir.”[2]
İmâm Kurtubî rahîmehullâh ise şöyle demiştir:
“Ahlâk; insânın başkalarıyla münâsebetlerini kendisiyle yürüttüğü vasıflarıdır. Bunlar mahmûd (övgüye layık) ve mezmûm (yerilmiş/kötü) olmak üzere iki kısımdır. Mahmûd olanlar icmâlî (özet/genel) olarak; başkalarıyla olan ilişkinde kendi nefsinin aleyhine (onların lehine) durabilmen, nefsinden hakkı bizzat teslim edip (insaf gösterip) nefsin adına hak davası gütmemendir. Tafsîlî (ayrıntılı) olarak ise; af, hilim, cûd (cömertlik), sabır, ezâya katlanmak, merhamet, şefkat, ihtiyaçları gidermek, muhabbet göstermek, yumuşak huyluluk (mülâyemet) ve benzeri hasletlerdir. Mezmûm olanlar ise bunların zıddıdır.”[3]
Sünnet-i Seniyye’nin nûrundan mahrum kalmış, kaskatı kesilmiş bir zâhidlik dînî kemâlât değildir. Gerçek selefî menhec; sahâbe-i kirâmın anladığı mânâda, tevhîdi kalbe nakşederken ahlâkı da muâmeleye nakşetmektir. İnsânın mîzânında en ağır basacak amelin takvâ ve güzel ahlâk olduğunu bizzat haber veren Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, bizleri dâimâ nefis terbiyesine ve ahlâkî tekâmüle sevk etmiştir.
Sonuç:
Hadîs-i şerîf, risâletin aslî gāyelerinden birinin ahlâkî kemâl olduğunu; tevhîdin, ibâdetlerin ve şeriatın nihâî gāyesinin sâlih bir amel ve kâmil bir ahlâk inşâ etmek olduğunu kat’î olarak tâyin etmektedir. Ahlâktan tecrid edilmiş bir dindarlık tasavvuru bâtıldır; zîrâ İslâm şeriatı zâhir ile bâtını, akîde ile ameli, ibâdet ile ahlâkı birleştiren mükemmel bir bütündür.
Hükümler ve Hikmetler:
1. Kötü ahlâktan kurtulup sâlih ahlâk ile ahlâklanmak farzdır.
2. Güzel ahlâk, tevhîd akîdesinin ve kâmil îmânın en bâriz meyvesidir.
3. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in tebliğ ettiği dîn, önceki peygamberlerin getirdiği fazîletlerin ve selîm fıtratın tekmil edicisidir.
4. Câhiliye döneminde veya İslâm öncesinde mevcut olan hayırlı ve güzel hasletler bütünüyle yok sayılmaz; İslâm geldikten sonra meşrû sınırlar dâhilinde kemâle erdirilir.
5. Kula düşen vazîfe; Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i her hususta olduğu gibi zühd, hilm, şefkat, vefâ ve cömertlik gibi sâlih ahlâkta da yegâne rehber ve üsve-i hasene edinmektir.
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashâbının üzerine olsun.
[1] İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd: 24/333; Zurkânî, Şerhu’l-Muvatta: 4/334; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8/191; el-Mevsû‘atü’l-Fıkhiyyetü’l-Kuveytiyye: 32/ 52.
[2] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 8/187.
[3] Zebîn, el-Bedru’t-Temâm: 10/312.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ en iyisini bilendir.
Kaan Sâlih.

