«
  1. Anasayfa
  2. Fıkıh Soruları
  3. Kapora Almanın Hükmü

Kapora Almanın Hükmü

sr_cblr

ALIM-SATIMDA KAPORA (URBÛN) ALMANIN ŞER’Î HÜKMÜ

Alışveriş esnâsında kapora (urbûn) almak veya vermek şer’an câiz midir? Kapora verildikten sonra alışverişten vazgeçilirse kaporanın satıcıda kalmasının dînî hükmü nedir?

Cevâb: Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

• Mes’elenin Tanımı ve Hükmü:

İslâm hukukunda kapora (urbûn/urbân), bir kimsenin bir mal satın alıp satıcıya bir miktar para vermesi ve: “Eğer malı alırsam bu para fiyatın bir parçası (peşinat) olsun, eğer almaktan vazgeçersem bu para senin olsun (geri istemiyorum)” şeklinde şart koşarak yapılan satış sözleşmesidir.

Âlimlerin çoğunluğuna (Hanefî, Mâlikî ve Şâfiî mezheplerine) göre; kapora (urbûn) yöntemiyle yapılan bu tür alım-satım akidleri şer’ân bâtıldır (geçersizdir) ve harâmdır.  Dolayısıyla, Müslüman bir kimsenin bu şartla kapora vermesi de alması da câiz değildir. Şâyet taraflar bu şekilde bâtıl bir akid yapmışlarsa ve alıcı alışverişten vazgeçmişse, satıcının kaporayı “geri vermeyip” kendi mülkiyetine geçirmesi kesinlikle harâmdır ve kul hakkıdır. Satıcı, aldığı kaporanın tamamını alıcıya eksiksiz iâde etmekle şer’ân mükelleftir.

Diğer taraftan bir rivâyette İmâm Ahmed ve Hanebeli fâkihleri kaporanın câiz olduğu görüşündedirler.

İbn Hübeyre rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Urbûn (kaparo) satışında ihtilâf ettiler; o, bir kimsenin bir malı bir fiyatla satın alıp, eğer satışı tamâmlamayı tercih ederse fiyatın geri kalanını ödemesi, eğer satıştan vazgeçerse malı geri iâde etmesi ve kaporayı geri almayarak satıcının kaporadan kendisine ödenen miktarı geri vermemesi şartıyla bir kısmını peşin ödemesidir… Ahmed, Şâfiî ve Mâlik: ‘O bâtıldır’ dediler.” [İhtilâfu’l-Eimmeti’l-‘Ulemâ: 1/375]

 Hükmün Delîlleri ve Gerekçeleri:

Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ إِلَّا أَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ

“Ey îmân edenler! Karşılıklı rızâya dayanan bir ticâret olması müstesnâ, mallarınızı aranızda bâtıl (haksız) yollarla yemeyin.” [Nisâ: 4/29]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, kullarının mallarını meşrû bir şer’î karşılık (ıvaz) olmaksızın haksız yollarla yemesini harâm kılmıştır. Satıcı, satış gerçekleşmediği hâlde kaporayı ayrıca bir bedel veya meşrû tazminat karşılığı olmaksızın elinde tutmaktadır. Karşılığında hiçbir şey verilmeyen bu parayı satıcının kendi mülkiyetine katması, âyet-i kerîmenin yasakladığı “bâtıl yolla mal yemek” (akl-ı mâl bi’l-bâtıl) kapsamına girdiği için harâmdır.

Ebû Dâvud, İbn Mâce ve başkaları şöyle nakletmişlerdir:

نَهَى رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم عَنْ بَيْعِ الْعُرْبَانِ

“Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, kapora (urbân) satışını yasaklamıştır.” [Ebû Dâvud (3502); İbn Mâce (2193)]

Nebevî sünnetteki bu yasaklama (nehiy), muâmelât hukukunda o akdin fâsid ve bâtıl olduğuna delâlet eder. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, bir tarafın haksız yere kazanç elde etmesini ve belirsizlik üzerine kurulu akidlerin yapılmasını bu hadîs-i şerîfle men etmiştir.

Sahâbe-i kirâmdan Abdullâh bin Abbâs ve Abdullâh bin Ömer radîyallâhu anhum başta olmak üzere, selef-i sâlihînin büyük çoğunluğu kapora satışını kesinlikle câiz görmemiş ve bu şekilde yapılan akidlerin bâtıl olduğunu beyan etmişlerdir. Her ne kadar Ömer radîyallâhu anh’ın hilâfeti esnâsında nâibinin bir hapishâne binâsı satın alırken kapora şartı koştuğuna dâir zayıf bir rivâyet bulunsa da bu rivâyet sahîh ve sarîh olan nebevî yasağın karşısında şer’î bir delîl teşkil edemez. [Besâm, Tavdîhu’l-Ahkâm: 4/292; Hattâbî, Maâlimu’s-Sünen: 3/140]

İmâm Nevevî rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“O (kapora satışı), bir kimsenin bir şey satın alıp satıcıya bir dirhem veya dirhemler vermesi ve ‘eğer aramızda satış tamâmlanırsa bu para fiyattandır, aksi takdirde o sana hibe olsun’ demesidir. Arkadaşlarımız [Şâfiî uleması] dediler ki: Eğer bu şart bizzat akid esnâsında söylenirse satış bâtıldır.” [el-Mecmû’: 9/335]

İmâm Mâverdî rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Ve o, bir kimsenin bir köle satın alması veya bir binek kiralaması, sonra da ‘eğer satıştan veya kiralamadan vazgeçersem sana verdiğim para senin olsun’ demesidir. Bu, yasaklanmış olmasından, onda (fâsid bir) şartın bulunmasından ve kumar mânasını barındırmasından dolayı bâtıl bir satıştır.” [el-Hâvî’l-Kebîr: 5/336]

İmâm Zekeriyyâ el-Ensârî rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Ve onun sahih olmamasının sebebi, şayet malı beğenmezse iade etme ve hibe etme şartını barındırmasıdır.” [Fethu’l-Vehhâb: 1/207]

İllet ve Hikmet:

Kapora satışının bâtıl olmasındaki şer’î illet, akidde iki fâsid şartın bulunması (şart-ı fâsid) ve belirsizlik/aldatmadır (garar). Akidde hem “vazgeçme durumunda paranın hibe edilmesi” şart koşulmakta hem de “vazgeçme süresi ve fiyatın kesinleşmesi belirsizliğe” terkedilmektedir. İslâm hukuku, akidlerin net, aldatmadan (garar) uzak ve karşılıklı rızâya (adalete) dayalı olmasını hedefler (hikmet). Karşılıksız para almak fıkhen kumara benzer ve harâmdır.

Bir kimsenin uğradığı zararı, şer’ân tartışmalı veya geçersiz bir şartla karşılıksız bir bedel elde ederek telâfi etmeye çalışması asla helâl kılınamaz. Zarar varsa, bu zarar ancak meşrû tazminat (daman) yollarıyla veya akid tamamlandıktan sonraki meşrû fesh bedelleriyle çözülebilir.

Karşıt Görüş ve Değerlendirme:

İslâm âlimlerinin çoğunluğu yukarıdaki delîller ve gerekçeler sebebiyle kaporanın, alıcının vazgeçmesi hâlinde satıcının bu parayı herhangi bir karşılık vermeksizin alıkoymasını câiz görmemiştir. Bu görüşün temel gerekçesi, akdin gerçekleşmemesi hâlinde satıcının karşılıksız olarak bir mal veya bedel elde etmesi ve bu durumun taraflardan birinin malının haksız yere alınmasına yol açabilmesidir. Sonra cumhûra göre, kapora vermeden veya kaporayı satıcının mülkiyetine geçirmeden de tarafların menfaatlerini koruyacak şer’î alternatifler bulunmaktadır. Dolayısıyla ihtiyaç hâlinde, akdin yapısını değiştirmeden bu alternatiflerden yararlanmak daha ihtiyatlı ve ihtilâftan uzak bir yoldur:

Hıyâru’ş-Şart (Şart Muhayyerliği): Alıcı ve satıcı, satış akdi sırasında taraflardan birine veya her ikisine belirli bir süre içerisinde akdi feshetme hakkı tanıyabilirler. Böylece alıcı, kararını kesinleştirmek için belirlenen süre içerisinde malı inceleyebilir ve satın alma konusunda karar verebilir. Bu süreçte verilen para, satıcının karşılıksız olarak hak kazandığı bir kapora değil, tarafların üzerinde anlaştığı şekilde bir teminat veya güvence olarak tutulabilir. Alıcı akdi kesinleştirirse, bu miktar satış bedeline mahsup edilir; akitten vazgeçildiğinde ise, satıcının hak kazandığı gerçek bir alacak veya zarar bulunmadığı sürece, teminatın aslı sâhibine iade edilir.

Bağlayıcı Olmayan Vaadleşme ve Akdin Daha Sonra Kurulması: Satış akdi henüz kurulmadan önce taraflar yalnızca gelecekte satış yapmaya yönelik bir vaadleşme gerçekleştirebilirler. Bu durumda verilen para, satış bedeli veya “vazgeçildiğinde satıcıya kalacak kapora” şeklinde değil, tarafların anlaşmasına göre emânet veya teminat olarak tutulabilir. Satış akdi daha sonra kesin olarak kurulduğunda bu miktar satış bedeline mahsup edilebilir. Taraflardan biri satıştan vazgeçtiğinde ise, karşı tarafın hak ettiği meşru bir alacak veya gerçekleşmiş ve meşrû olarak tazmini mümkün bir zarar bulunmadığı sürece, para sâhibine iade edilir.

Bu yöntem, özellikle akdin kurulması ile akit öncesi verilen teminatın birbirinden ayrılması bakımından daha ihtiyatlıdır.

Hanbelî mezhebinde meşhur olan görüş, kapora (urbûn) uygulamasını belirli şartlar çerçevesinde câiz kabul etmektedir. Nitekim günümüzdeki bazı fıkıh meclisleri ve ilmî kurullar da modern ticaret hayatının ihtiyaçlarını, satıcının malı müşteriye ayırması sebebiyle karşılaşabileceği fiilî zararları ve tarafların önceden açıkça anlaşmasını dikkate alarak urbûnu belirli şartlarla câiz görmüşlerdir.

İmâm İbn Kudâme rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Fasıl: Satışta urbûn (kapora); kişinin bir malı satın alıp satıcıya bir dirhem veya başka bir miktar para vermesidir. Şöyle ki: Eğer malı alırsa bu para fiyattan sayılır; almazsa satıcının olur… İmâm Ahmed: ‘Bunda bir beis yoktur’ demiştir. Nitekim Ömer radîyallâhu anh, bunu uygulamış, İbn Ömer câiz görmüş ve İbn Sîrîn de: ‘Bir beis yoktur’ demiştir.” [el-Muğnî: 6/331]

İmâm Buhûtî rahîmehullâh, şöyle demiştir:

“Ancak kapora satışı ve kapora kiralaması sahîhtir… Kapora satışı ve kiralaması; bir şeyi satın almak veya kiralamak üzere alıcının satıcıya veya kiralayana belirlenen bedelden bir dirhem, daha az veya daha fazlasını vermesidir. Ona: ‘Eğer alırsam/kiralarsam bu miktar fiyattan/kiradan sayılsın; almazsam bu para senin olsun’ der. Sözleşme tamâmlanırsa o para fiyattan/kiradan düşülür; tamâmlanmazsa şart koştukları üzere o para satıcının veya kiraya verenin olur.” [Keşşâfu’l-Kınâ: 3/188]

Bu görüşün dayandığı başlıca gerekçeler şunlardır:

1. Satıcı, malı müşteri için belirli bir süre başka müşterilere satmaktan alıkoymuş olabilir.

2. Satıcı, malı müşteriye sunmak ve bekletmek için emek ve mesâi harcamış olabilir.

3. Bu bekleme sebebiyle satıcının gerçekten ve fiilen bir zarara uğraması mümkündür.

4. Taraflar, satış akdi sırasında alıcının vazgeçmesi hâlinde verilen kaporanın satıcıda kalacağını açıkça şart koşmuş olabilirler.

5. Böyle bir uygulamanın câiz görülmesi, ticâret hayatındaki ihtiyacı karşılamak ve taraflar arasında meydana gelebilecek ihtilâfları azaltmak amacı taşır.

Ancak bu cevâz, satıcının dilediği miktarı hiçbir ölçüye bağlı olmaksızın alıkoyabileceği anlamına gelmez. Özellikle günümüz uygulamalarında kapora adı altında alınan miktarın fâhiş olması, satıcının gerçek bir zararının bulunmaması veya alıcının ağır biçimde mağdur edilmesi, meselenin ayrıca değerlendirilmesini gerektirir.

Dolayısıyla Hanbelî mezhebinde kabul edilen bu görüş, özellikle günümüz ticâretinde ortaya çıkan ihtiyaçlar bakımından uygulanabilir bir fıkhî tercih olarak değerlendirilebilir.

Günümüz ticâret hayatında hem hakların korunması hem de helâl kazanç ve kul hakkından sakınma açısından en güvenli uygulama, kapora meselesini tarafların açıkça kararlaştırması ve gerçek zarar ile haksız kazancı birbirinden ayırmaktır. Bu çerçevede şu esaslar gözetilmelidir:

Alıcı sebepsiz olarak vazgeçerse: Satıcı, sırf malı beklettiği iddiasıyla bütün kaporayı otomatik olarak kendisine mal etmemelidir. Gerçekten uğradığı ve ispatlanabilir bir zarar varsa, bu zarar miktarını almalıdır.

Satıcının fiilî bir zararı varsa: Kaçırılmış kesin bir satış fırsatı, müşteriye özel yapılan masraflar veya malın müşteri için ayrılması sebebiyle meydana gelen somut ve makul zarar gibi unsurlar mevcutsa, bunlar karşılanır. Ancak zarar miktarı ile alınan kapora arasında ölçülülük gözetilmelidir.

Satıcı hiçbir zarara uğramamışsa: Kaporanın tamâmını karşılıksız olarak alıkoymak yerine alıcıya iâde etmek, özellikle cumhûrun görüşünü esas alan kimse açısından gerekli; ihtiyat, adâlet ve takvâ açısından ise daha güvenli bir davranıştır.

Satıcı vazgeçerse: Satıcı, aldığı kaporayı eksiksiz şekilde iâde etmelidir. Özellikle malı alıcı için ayırdıktan sonra daha yüksek fiyat veren başka bir müşteriye satmak ve bunun sonucunda ilk müşterinin mağduriyetine sebep olmak, akitteki şartlara ve tarafların haklarına aykırı bir davranış olur.

Taraflar urbûn şartıyla anlaşmışlarsa: Hanbelî mezhebinin görüşünden yararlanılacaksa, kaporanın miktarı, vazgeçme hâli, iâde şartları ve tarafların hakları akdin başında açık ve net biçimde belirlenmelidir. Sonradan tek taraflı olarak yeni bir şart ileri sürülmemelidir.

En ihtiyatlı yol: Tarafların kapora adı altında satıcıya karşılıksız bir hak vermek yerine, hıyâru’ş-şart, emânet veya uygun bir teminat mekanizması kullanmalarıdır. Böylece hem satıcının makul menfaati korunur hem de alıcının malının haksız yere alınmasının önüne geçilir.

Sonuç:

Netice itibarıyla cumhûrun görüşü, delîl, ihtiyat ve akdin karşılıklı bedel esâsına bağlılığı bakımından daha güçlüdür. Hanbelî mezhebinin ve buna dayanan çağdaş fıkhî yaklaşımların urbûna cevâz vermesi, özellikle günümüz ticârî ihtiyaçlar bakımından çıkış yolu olarak değerlendirilebilir.

Bununla birlikte cevâz veren bu görüşün amacı, taraflardan birinin diğerini mağdur ederek haksız kazanç elde etmesi değil; ticârî işlemlerde ortaya çıkan gerçek ihtiyacı karşılamak ve tarafların meşru menfaatlerini korumaktır. Bu sebeple kapora uygulamasında temel ölçü; açık anlaşma, rızâ, adâlet, ölçülülük, gerçek zararın dikkate alınması ve kul hakkından sakınmaktır.

İhtilaftan tamâmen uzak durmak isteyen kimse için ise, kaporanın satıcının mülkiyetine geçmediği ve vazgeçme hâlinde karşılıksız olarak alıkonulmadığı teminat ve muhayyerlik yöntemleri daha ihtiyatlı bir tercih olacaktır.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ en iyisini bilendir.
Kaan Sâlih.

Bir Cevap Yaz